25 Temmuz 2019 Perşembe

Son Zamanlarda İzlediğim Filmler

  Yaz yağmurunun kendi isminden usanıp "usul usul değil çağlayarak geleceğim bu sefer!" dediği bir günün akşamından merhabalar ,ben geldim:)
Dışarıda rüzgar esiyor ve toprak kokusu her yeri sarıyor, o kadar huzurlu değilseniz bile artık o kadar huzurlu olmaya birkaç nefes daha yakınsınız,diye düşünmeme neden olan bu koku, rahat rahat en sevdiğim beş koku içine girer sanırım..


Bu yazıda iç sesimi buraya dökmek yerine son aylarda izlediğim ve izlemek için neden bu kadar beklediğimi kendime bile izah edemediğim filmlerden bahsedeceğim efenim:D Arka fonda çalan şarkıyı da başa bırakıyorum.
Baktım ki  son günlerde kendimi kucağımda kitap tekli koltukta uyuyakalmış olarak buluyor ,hiçbir şey izleyemiyorum ve izlenecekler listem kabarıyor, en iyisi en azından izlediklerimi yazayım da bunu da  erteleyip durmaktan vazgeçeyim dedim.
İlk bahsedeceğim film Cennet Sineması.(Cinema Paradiso)


Bana Şeker Portakalı'nı hatırlatan bu 1988 yapım İtalyan filminde Salvatore isminde bir çocuğun sinemaya nasıl aşık olduğunu ve Alfredo ile olan arkadaşlığını izliyoruz. Salvotore'un çocukluğundaki yaramazlıkları,  ilk aşkını ve orta yaşlarında geçmişe geri dönmesini, hayatının her döneminde Alfredo'ya olan sevgisini  çok güzel anlatan filmin repliklerinin güzelliği bir yana  dönem eleştirileri,sinemanın yıllar içinde gelişimini takip etmesiyle o kadar tatlı, o kadar sıcaktı ki.. İzleyin bu filmi ya,konu komşuya da izletin,izlettirin.
Canım Alfredo deyip şu sahneyi de buraya iliştireyim hehe:)

*
İkinci filmimiz  Frantz. 2 yıldır izleme listemde olan ama bir türlü izleyemediğim filmi sonunda izledim! Öncelikle söylemeliyim ki film, başladıktan 5 dk sonra sonunu tahmin edebileceğiniz bir klişeler bütünü. Ama filmin geçtiği  mekanlar, sahneler, görüntü açıları o kadar iyi ki o tüm klişeler gözünüzde küçücük kalıyor. -Ki zaten  klişe olan şeyleri tekrar ve tekrar izletebilecek bir şeyler ortaya koymak büyük meziyet.


Film, Anna adındaki bir kadının 2.Dünya Savaşı sırasında kaybettiği nişanlısının yasını tutmasını ve bu süreçte bir anda Frantz adında nereden çıktığı belli olmayan bir adamın onun hayatına girmesini konu alıyor. Kısacası, filmde Anna'nın değişimini izliyoruz. 
Filmle ilgili yapabileceğim ve göz ısıran tek eleştiri anti-militarist fikirlerin geçtiği repliklerin fazla göze batması,toyluğu ve gereksiz uzatılması olur herhalde. Bu denli sırıtmayacak şekilde yedirilebilirdi senaryoya gibime geliyor.
En sevdiğim ama enn sevdiğim yanı ise şu ki:Film siyah beyaz ilerlerken karakterlerin mutlu oldukları,iyi hissettikleri sahnelerin yavaş yavaş renklenmesi. O nasıl bir güzellik, nasıl bir yaratıcılık?! Bir anda değil, yavaş yavaş gelen o mutluluk hissini çok güzel geçiriyor seyirciye. 
Renkleri bu şekilde ön plana çıkaran  yapımları çok seven biri olduğum için Frantz'a da bayıldım. Bir de son sahnesi var ki , izleyin izleyin izleyinnn diyorum!:D
*
Muazzam bir biyografi filmi olan Temple Grandin üçüncü bahsedeceğim film olsun.
2010 yapım filmde otistik bir kadının kendi ihtiyacından yola çıkarak mesleğini belirlemesini, kendini olduğu gibi kabul ettirme çabasını, kadın olarak tutunmaya çalıştığı iş hayatında yaşadığı zorlukları anlatıyor. Onun gözünden dünyanın gereksiz karmaşasını görmek çok güzeldi. Yarattığımız bu karmaşaya bunu anlamlandıramayan yada anlamlandırmak istemeyen  insanları çekmek için verdiğimiz saçma savaşı da çok güzel gösteriyordu.İzleyin izlettirin efenim.
*
Le Herrison geçmiş yazılarımdan birinde bahsettiğim Kirpinin Zarafeti'nin film uyarlaması. İzlemek için üç gün beklettikten sonra daha fazla dayanamadım. Bu film benim için tabaktaki tüm patatesi yedikten sonra en sevdiğim köfteyi sona bırakmadır. Çok tatlı,kitabı gibi çok zarif bir film olmuş.

Kitabın yazısını okumamış olanlar için filmin konusunu şöyle özetleyebilirim:
Elit bir muhitteki kapıcının ve aynı apartmanda yaşayan 12 yaşına bastığında intihar etmeyi planlayan bir kız çocuğunun beklenmeyen arkadaşlığını ve onları bir şekilde bir araya getirmeye başaran bir beyefendiyi anlatıyor.
İçimde çiçekler açtırıyor Kirpinin Zarefeti, aynı şekilde filmi de. Elimden gelse tüm dünyaya bu kitabı dağıtırım, herkese bu filmi izletirim. Kimse göründüğü kadar değildir.Bazı insanlar göründükleri gibi de değildir. 
*
Les Choristes, Ölü Ozanlar Derneği'nin bir minvali. Müzik öğretmenin son çare olarak erkek yatılı okuluna gelmesini ve bi' dünya zırtaboz öğrenciyle başa çıkma mücadelesini konu alıyor.Aslında biraz istikrar biraz güvenle neler başarılabileceğini, çocukların aslında kendi acılarını yaramazlıklarıyla gizleme çabalarını çok güzel gösteriyor film. 
Çok tatlıydı ya, o kadar tatlıydı ki sonunda çok tatlı diye diye biraz ağladım:D
 Filmde müzik öğretmenin kurduğu koroda söylenen şarkılar muhteşemdi, başa alıp alıp dinlemelik. Çok tatlı çok. Böyle öğretmenler çoğalsa, çoğalsa da dünyayı doldursalar.

                                                     
Koronun bayıldığım şarkılarından biri.
*
Sen Aydınlatırsın Geceyi de bahsedeceğim son film olsun.

Ali Atay'ın yeri her zaman ayrı olacak bende. Oynadığı, yönettiği filmleri izlemek de öyle. Sen Aydınlatırsın Geceyi filminden sonra ise bu bambaşka bir boyuta taşındı. Onur Ünlü'nün yönettiği film, Ali Atay'ın canlandırdığı Cemal'in yaşadıkları ve düşündükleri etrafında şekillenirken yaşadığı kasabaya da tanık olmamıza sebep oluyor. Bu kasaba her ne kadar başlarda sıradanmış gibi görünse de film ilerledikçe insanlarda var olan süper güçler, siyah beyaz filme renk vermeyi başarıyor. Absürd dram türünde izlediğim en iyi klişe ama klişe olmayan(artık buradan nasıl bir çıkarım yaparsınız hiç bilmiyorum:D) filmlerdendi diyebilirim,size absürdlüğünü şu şekilde özetleyebilirim:
Cemal sevdiği kadına evlenme teklifi ettiğinde kadın kusmaya başlıyor.Burada hem gülüyor hem de sahnenin sertliği karşısında dehşete düşüyorsunuz. Film bu şekilde mizah ve sert eleştiriler etrafında şekillenmiş diyebilirim. Absürd filmleri sevenler, sadece değişik bir şeyler izlemeye heves edenler ya da Ege şivesinden Shakespeare dinlemek isteyenler izleyin efenim.
*
Şimdilik benden bu kadar, kendinize iyi bakın,mutlu kalın...

29 Haziran 2019 Cumartesi

Bu yazının başlığı "çay koydum, gel' olsun.


Merhabalar efenim, ben geldim. Saat sabahın 5'i ve son yarım saattir bir o yana bir bu yana dönüp uyumaya çalışıp da uyuyamadığım için bir nebze gerginim zira yastığa beş kala derin uykuya dalan  biri olduğumdan, istediğim halde uyuyamamak beni mahvediyor.:D Böyle iç karartıcı bir giriş yapıp derin bir nefes aldıktan sonra işim gücümün olmadığı şu saatlerde buraya yazarak hem sahalara dönmek için en azından uğraş verdiğimi göstermek hem de en son bu saatlerde uyanıp da deli gibi yazdığım 3 yıl öncesini yad etmek niyetindeyim.:)
Güneş yavaştan doğuyor ve odanın açık penceresinden yaz sabahı kokusu içeri doluyor. Bu koku, 'Hiçbir şey yolunda değilse bile bak her şey yolunda, her şey yolunda olma yolunda ilerliyor ya da her şey her zaman yolunda olmak zorunda değil' diyen optimist yanımı harekete geçiriyor. Her şey yolunda, her şey yolunda olma yolunda ilerliyor  ya da en güzeli, her şey her zaman yolunda olmak zorunda değil. Optimist -bir diğer deyişle dünyaya pembe gözlüklerle bakıp (bu yıllarda da moda olmuşken) ellerinde çiçekler (bu tanımda kapıda sırılsıklam olmaya yer yok:D) oradan oraya seken -bir insan olmadım hiçbir zaman ama gariptir ki en olmadık yerde gülecek bir şey bulduğumdan mıdır nedir, o imajı hakkıyla çizen bir insan olmayı istemeden başardım. :D İnsanlarla konuşurken beynimin arka planında konudan tamamen bağımsız olan başka bir konuşma geçiyorsa eğer istemsiz gülüyorum sevgili okur. Beynimdeki muhabbet bana bir şeyi anımsattığından, dış dünyadaki bir şey eskiye götürdüğünden ama bunu açıklamaya, kelimelere dökmeye çalışsam asla hakkını veremeyeceğimden yalnızca gülüyorum. Ve şimdiye kadar tanıştığım insanlar arasında bana "neden gülüyorsun ki durduk yere?" diye sormayan yada güldüğüm için garip bakmayan -yakın yada değil- birkaç kişi var ki sanırım onların yanında her zaman nasılsam öyle olacağım, bu dünyanın en rahatlatıcı hissi.
 Yanında kendiniz olabildiğiniz en azından bir kişi olduğunda, dünya daha yaşanılabilir, çimler daha yeşil ve filler daha ufak görünmeye başlıyor gözünüze.  O insanın yanında delirdiğinizde şaşırmadığında , acınızı dile getirdiğinizde acı hakkında konuşabildiğinde (maalesef ki dönemimizin kronik hastalığı hep güzel şeylerden bahsedilsin isteği), "doğru olmadığını biliyorum ama sanırım bunu yapacağım "dediğinizde aşırı tepki vermediğinde, bir şeyin komikliğini ifade edecek tek hareketiniz yeri tekmelemek olduğunda o da dışarıdan oldukça anlamsız görünebilecek hareketler yapmaya başladığında, kızdığınız anda duyduğu ses desibeline şaşırmadığında -bir elli bir kadın için oldukça güzel yükselebilen bir sesim vardır, övünmek gibi olmasın:D-  ya da sebepsiz güldüğünüzde o da güldüğünde dünya yaz sabahı gibi kokmaya başlıyor. Siz "siz" oluyorsunuz ve  bu şekilde anlam ifade ettiğinizi fark ediyorsunuz. Kendiniz için, o insanlar için, bir yerde bir ihtimal henüz tanışmadığınız ama tanışmayı çok istediğiniz şimdilik kim olduğunu bilmediğiniz diğer birkaç kişi için.
Saat 5.21. Güneş doğdu ve yakınımızdaki parktan kuşların sesleri geliyor. Bir yerlerde birileri için gece yeni başlıyor, benimse akşamdan kalma bir günün sabahı.:) Birazdan yatakta anlamsızca birkaç tur daha atıp uyuyamadığımı fark ettikten sonra kalkıp  çay koyacağım.  Sırf bardağı deli gibi karıştırmaktan zevk aldığım için çayı şekerli içmeye geri mi dönsem diye düşünürken bir yandan da izlediğim dizinin bir sonraki bölümü hakkında senaryo üreteceğim ve pazar gününün 30 saate çıkarılması hakkındaki yönetmeliğin çıkarılacağı günün tatlı hayalini kuracağım.
Dikkat dikkat! Pazar gününün bile 24 saat olduğu şu günlerde, ülke gündeminde dönüp duran ve artık iki ayda bir tekrarlamazsak bir yanımızın eksik kaldığını hissettiğimiz seçimlerden, arabaların beynimizi yavaş yavaş patlamaya hazır hale getiren sesinden ve insan aceleciliğinden uzak olduğum saatten bildiriyorum efenim, çay koyun da içelim.

30 Mart 2019 Cumartesi

Bu yazı "BEN GELDİM!" selamlamasıdır: KİTAP TAVSİYELERİ

Merhabalar efenim, ben geldim.O kadar o kadar uzun zaman oldu ki yazmayalı, "Ne kadar uzaklaşırsan dönmek de o kadar zor oluyor" u birinci elden deneyimledim. 
Son zamanlarda aklım bir iki düşünceyle oldukça meşguldü ,hayat çok hızlı akıyor ve ben sanki bu karmaşanın içinde kendime anılar yakalamaya çalışıyorum -ki sabit bir işte çalışırken özel hayatıma zaman ayırmak beni biraz zorluyor. Ve bir ara bu cümleyi o kadar sık kurduğumu fark ettim ki bu farkındalık bana  bir şeyleri bahane olarak kullanmaktan vazgeçmem için  yeterli desteği verdi. Sürekli bahaneler uydurmaktansa  geçen saatleri,günleri, yılları istediğim ve hayal ettiğim gibi geçirmeliyim, diye düşünüyorum. Yaşamı,hayatı ve ilkbaharı çok sevdiğimden yeniden ipleri elime alıp yapmak istediklerimi sıraya koymaya başladım. Uzun lafın kısası buradan uzaklaşmamın nedeni de hiçbir şeye yetişemiyormuş gibi bir hisse kapılmam ve hayatımdaki değişikliklere adapte olmaya çalışmamdı. Yeniden aranızdayım:)Benden bahsettiğimiz yeter,sizler nasılsınız görüşmeyeli?:)
Buralardan uzak olduğum zamanda o kadar çok kitap almışım ki bu postta sadece okuduklarımı yorumlamaya karar verdim:D

Öncelikle söylemeliyim ki bu aralar çıkan kitaplarını düzenli olarak takip ettiğim yayınevleri Kırmızı Kedi ve Hepkitap'ın kendilerine has yayıncılık anlayışları var ve şimdiye kadar okuduğum kitapları, kendimi mutlu hissetmeme neden oluyor.

KİRPİNİN ZARAFETİ
Favori yazarımdan bahsederek açılışı yapmak istiyorum. Muriel Barbery ile Kirpinin Zarafeti kitabı ile tanıştım ve içimdeki arayışı tamamlamış oldum.Bir kitaptan istediğim her şeyi yazarın vermiş olduğunu görmek  bende büyük bir şaşkınlık yarattı. Şu an hem tüm dünyaya bu kitabı dağıtmak hem de kimseyle paylaşamayacak kadar "bana ait!" demek istiyorum:D 
Kirpinin Zarafeti isminden anlaşılacağı üzere zarif,çok zarif bir kitap.. Paris'te lüks bir apartmanda kapıcılık yapan Renée ile aynı apartmanda yaşayan ve intihar etmeyi planlayan bir kız çocuğunun hikayesini ve ikisini bir şekilde tamamlamayı başaran Japon bir beyefendiyi anlatan kitapta kendimi sorguladığım şey şu oldu: Ne kadar kendimiziz, insanların beklentileri olduğu için ne kadarımızı sadece içimizde tutuyoruz? Neden sadece olduğumuz gibi görünsek kabul görmeyeceğimiz yanılsamasıyla ruhumuzu bir yere tıkıştırıp üzerinde tepiniyoruz?
Fikrimce hepimize, dünyaya iyi gelecek bir kitap Kirpinin Zarafeti.İncelikli dili, zarif karakterleri, içsel diyalogları, dışavurumları ile mükemmelliği yakalamış.Mutlaka okuyun!

"Güvensizliklerimizi birbirimizle paylaşsaydık , taze fasulye ile C vitamininin, hayvanı besleseler bile yaşamı kurtaramadığını ve ruhu beslemediklerini kendimize söyleyebilmek için kendi aramızda bir araya gelebilseydik ne kadar iyi olurdu."

*

OTLARIN UĞULTUSU ALTINDA
Şürkü Erbaş'ın ismini çok duyduğum halde bir türlü kitabını edinememiştim, ta ki ne seveceğimi benden daha iyi bile arkadaşım hediye olarak bana getirene kadar. Şiir okumayı, dinlemeyi çok severim, şiir kitaplarını koklamayı çok severim. Şimdi de bu kitabı elime her aldığımda ona sarılmayı seviyorum!
Kitap kapağındaki şiir bile içimi o denli burkuyor ki sadece 'Ah!' diyebiliyorum.
"Ne olurdu kokunun da
fotoğrafı olsaydı/Sesin
fotoğrafı.Boşluğun fotoğrafı.
/Parmak uçlarındaki
karıncanın/Ruhtaki
üşümenin.../Ölüm kimseyi
bu kadar yalnız bırakmazdı.
Şiir seven kim varsa bu kitabı ona götürün,şiir sevmiyorsanız da bu kitapla başlayın şiire, okuyun okutturun!

*

NOHUT ODA
Melisa Kesmez'le Bazen Bahar kitabında tanışmıştım,okuduğum en iyi öykü kitaplarındandı-ki öykü okumaktan haz eden biri değilim, bana konuları kısa tutmak için çok hızlı geçiyorlarmış hissi veriyor.En seçici olduğum türlerden biri olabilir bu sebeple.
Bazen Bahar'dan sonra beklentim çok yüksek olduğumdan mıdır, okumam gereken dönemde okumadığımdan mıdır bilmem Nohut Oda beni o kadar etkilemedi maalesef. Yine de bazı sayfalarında  yazar , içimden geçenleri dışa vurmuş hissettiğimi de söylemeliyim. Velhasıl kelam okuyacak hikaye kitabı arıyorsanız okuyun efenim:)

O, seninkilere dolanmış köklerini söküp alırken,seni de yerinden ediyordu. Aynı bahçenin çiçekleri olmak böyle bir şeydi.

*

TİFFANY'DE KAHVALTI
Audrey Hepburn'ün başrolde olduğu kültleşmiş filmini izlemeden önce kitabını okumak istedim. Öncelikle söylemeliyim ki bazı kitaplar arkasında garip bir his bırakıyor, hakeza bazı yazarlar da. Örneğin Gabriel Garcia Marquez  mayhoş bir tat damağımda. Okumaktan da vazgeçemiyorum, "Yazara bayılıyorum!" da diyemiyorum. Truman Capote da bu kategoriye girecek bir yazar gibi görünüyor şimdilik:D Güçlü bir kalemi ve ne istediğini bilen keskin bir tarzı var, anlatmak istediğini çok güzel anlatıyor.
 Tiffany'de Kahvaltı'da New York'ta yaşayan Holly'nin başından geçenleri apartmana yeni taşınan bir adamın gözünden okuyoruz Eğlenceli, ilginç, hemen biten bir kitap. Boş vaktiniz varsa ve hemen bitecek bir eser arıyorsanız bu kitaba şans verebilirsiniz,ben de artık gidip filmini izleyeyim:D

*

Ve: Öyküler
Fabıo Moon ve Gabriel Ba'nın Güngezgini'nden sonra okuduğum ikinci çizgi romanları Ve:Öyküler. Güngezgini şimdiye kadar okuduğum en iyi öykü ve çizgi roman olduğundan onunla kıyaslamayacağımı söyleyeyim baştan:D İzleyenlere bir fikir olması açısından ekleyeyim; geçmiş aylarda Netflix dizisi olarak karşımıza çıkan ve sevilen Umbrella Academy ikizlerin çizgi romanlarından uyarlama. 
Çizgi romanlarında çizimlerinin güzelliği bir yana anlattıkları öyküler insanı o denli büyülüyor ki kitabın etkisinden öyle kolay çıkamıyorsunuz. Ve:Öyküler kitabını da elime aldığımda bırakmakta zorlandım. Muhteşem diyemeyeceğim ama iyi bir çizgi roman olduğunu söyleyebileceğim kitabı şimdilerde çizgi roman arayanlara öneririm.


4 ENİŞTE 1 CENAZE
Kapağı gülümsememe neden olduğu için aldığım  kitabı okurken çok eğlendim. O kadar içimizden ki! Akrabalarımızla olan çetrefilli ilişkilerimizi, aile içinde geçen konuşmaların bazen trajikomik boyutlara taşınmasını yazar çok güzel anlatmış. 
Kahramanımızın ajans yaşamını, enişteleriyle olan çetin imtihanını anlattığı kitabı bir çırpıda okuyup bitireceğinizin garantisini veriyorum,bu kitabı okumak gülmek için güzel bir yol :)

*

KIRIK BEYAZ
Can Gürses'in  En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın kitabı en sevdiğim kitaplardan olduğu için tüm kitaplarını okumayı düşünüyorum:D Kırık Beyaz en sevdiklerim arasında yerini alamasa da ince karakterleri, karakterlerin girdiği çıkmazlarını bana çok iyi geçiren, bittikten sonra bir süre duvarı seyrettiren bir kitap oldu. Yazarın kalemine bayılıyorum!Sizinle paylaşmak istediğim çokça alıntı olsa da bir iki tanesiyle yetiniyorum şimdilik. Önce En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın'ı sonra da bu kitabını okuyun efenim!

-Burası bıyıklı çocukların ülkesi. Çocukluklarından vazgeçmek zorunda kalan kadınlardır.
-İlk defa varlığı dışarıda bir yerlerde değil, canının içinde hissediyor. Kuzgun'un midesiyle kalbi arasındayım.  

*

İKİNCİ HAYATIN TEK BİR HAYATIN OLDUĞUNU ANLADIĞINDA BAŞLAR
Kitabın ismini söylemeden önce derin bir nefes almanız gerekse de çok sevdiğim bir cümle oldu:)
Yazar, kişisel gelişimi bir öykünün içine yedirerek bizlere sunmuş. Kitabı almama neden olan arka kapak yazısındaki şu cümleyi sizinle paylaşırsam kitabın konusunu özetlemiş olurum sanırım:
Camille mutlu olmak için gereken her şeye sahipken neden kendini mutsuz hissediyordu?
Hayatımızın kontrolünü tekrar kazanmak için neler yapabiliriz, hangi ufak değişikliklerle biraz daha kendimiz hissederiz gibi güzel noktalara değinen kitabı genel olarak beğendim. Çok fazla  kişisel gelişim kitabı okumadığım için karşılaştırma yapamayacağım ama iyi hissettirecek bir şeyler okumak istiyorsanız size bu kitabı önerebilirim.

*

DR.JEKYLL ve MR.HYDE
Gotik olarak nitelendirebileceğimiz bu kitap, okuduğum en ince klasik olabilir!:D Dilinin akıcılığı da kuşku götürmez bir şekilde hızlı bitmesinde başı çekiyor. İnsanın yaradılışındaki iyi ve kötünün dengesini korumayı, baskıladığımız duyguların gün yüzüne nasıl çıktığını yada çıkabileceğini çok güzel anlatan kitap ,Dr. Jekyll 'in bir deneyi sonunda önüne geçemediği- zaman zaman da geçmek istemediği- bir durumda kendini bulmasını konu alıyor.  Okuyun efenim,tavsiyemdir.

*

ÇÖLLERİN ASİSİ
Uzun zamandır okuduğum en iyi fantastik kitaptı! Bir türden ne kadar çok okursanız seçiciliğiniz o denli artıyor.Maalesef uzun zamandır distopya türünden herhangi bir şey okurken kendimi kaptırmıyordum ve ümidimi yitirmeye başlamıştım. Ama bu kitap diğerlerinden farklı olarak çöllerde Hint,İslam mitolojisine dayanıyor ve Orta Doğunun kültürünü baskın kılıyor. 
Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse:
Çölde mavi gözleriyle dikkat çeken Amani'nin  hayatı eniştesinin onunla evleneceği duyduğu anda değişmeye başlıyor ve  kitap boyunca çöl kızının aldığı cesur kararlarla yüzleşmesini, annesinin ona anlattığı masal şehrine gitmek için göze aldıklarını ve bunun sonrasındaki maceralarına tanık oluyoruz.
Diğerlerinden farklı, heyecanlı, mitolojik öykülere yer veren bir kitap okumak istiyorsanız bu kitabı okuyun,şiddetle tavsiye ediyorum!

(alıntıdır.)

Evet efenim, uzzuuun bir yazının daha alnımın akıyla sonuna gelmenin mutluluğu yaşıyorum. Buraya kadar okuduysanız teşekkürü sizlere borç bilirim:)) Sizler de kucaklamayı sevdiğiniz kitaplardan bir-ikisini benimle paylaşırsanız çok mutlu olurum.
Kendinize iyi bakın,mutlu kalın...

19 Haziran 2018 Salı

BÜYÜDÜĞÜN ZAMAN ANLAYACAKSIN-kitap yorumu-

Hızlı bir geri dönüş yapmışken aynı hızla devam edeyim , okuduğum kitap da bitmiş ve ben her sayfasında huzur bulmuşken sizlerle de paylaşayım istedim:)


Kitabın adı: Büyüdüğün Zaman Anlayacaksın
Yazarı: Virginie Grimaldi
Çeviren: Gülşah Ercenk
Yayınevi: Yan Pasaj Yayınevi
Sayfa sayısı: 404
Goodreads puanı: 4.3
Arka kapak yazısı:
Bazen en ummadığın yerde ve kişide bulursun aradığını...

“Başımı Marc’ın karnına yaslamıştım ve birlikte Game of Thrones’u izliyorduk. Keyfimize diyecek
yoktu. Telefonum çalmaya başlayınca ofladım. Bu saatte kim rahatsız ediyordu ki?
O telefona cevap vermemiş olmayı isterdim. Olanların gerçek olmamasını isterdim.
Tüm bunlar altı ay önceydi ve ben hala mahvolmuş durumdayım...”
JuliaTamaris Huzurevi’nde dönemsel psikolog olarak işe başladığında son zamanlarda
yaşadıkları yüzünden mutluluğa inancını kaybetmiş bir haldeydi. Ayrıca yaşlılarla arası da pek iyi
sayılmazdı. Daha ilk iş gününde hata yaptığını anlamıştı ama artık çok geçti. Zıpır büyükbabalar,
çılgın anneanneler ve kalbi kırık iş arkadaşları arasında önündeki koca sekiz ayı geçirmek
zorundaydı.
Julia’yı oraya götüren neydi? Kader mi, tesadüf mü? Peki ya aşk hiç beklemediği bir yere
saklanmışsa? Ya beklentilerinin aksine, orada yaşayacakları ona çok şey öğretecek ve onu
bambaşka birine dönüştürecekse?
Bu roman kesişen yolların, buluşulan kavşakların hikâyesi.
Anlatacak bir hayatı olanların, yeni bir hayat inşa edenlerin,
düşüp düşüp tekrar ayağa kalkanların…
Aşkların, değişimin hikâyesi.

Bu roman mutluluğa bir gazel!
***
Kitabı okumaya başlamadan önce okuyan kişilerin yorumlarına baktığımda neredeyse herkesin çok sevdiğini gördüm,yayınevini daha önce hiç duymamış olmam bir yana popüler kitaplar arasında da denk gelmemiş olmam şaşırttı beni,o yüzden en iyisi okuduktan sonra yorumlarımı paylaşayım diye düşündüm..
Dediğim gibi çok büyük ümitlerle başlamamış olmama rağmen kitap daha ilk sayfalarda beni içine çekti. Kitabın içinde yer alan alıntılar, yazarın duyguları karşı tarafa geçirmekteki mahareti beni etkiledi.
Bunlardan ziyade konusunun da kendine has olması kitabı ilginç bir hale getiriyor,zira huzur bulmak için çırpınan birinin huzuru ''huzur evi'' olarak adlandırılan ama günümüzde kişilerin terk edildiği ve ölümü beklediği yer gözüyle bakılan yerde bulması kitabın ana konusu diyebiliriz.
Yaşlıları her ne kadar sevsem de oturup uzun uzun sohbet etmekten -nedense- çekiniyorum, bazen ortak konu bulmakta zorlandığımdan bazen de kendimi onlara karşı nasıl ifade etmem gerektiğini bilmediğimden herhalde. Kitabı okuduktan sonra fark ettim ki her ne kadar yaşları benim 3-4 katım da olsalar her ne kadar dünyanın bambaşka olduğu zamanlarda da yaşamış olsalar bir zamanlar gençtiler.. Bir zamanlar onlar da çok sevdi,aşık oldu,kavuşamadı,gelecek kaygısı yaşadı,kavga etti.... Ve şimdi anlıyorum ki o gençlik zamanlarını görmek istediklerinden gençlerle konuşmayı,kendilerinden bahsetmeyi çok seviyorlar:)
 Ananemle dedemin evlilik fotoğraflarına baktığımda garip hissetmiştim,onları 20li yaşlarda tahayyül etmek benim için çok zor,onu bırakın dedemi siyah saçlı bir hayal edemiyorum:) Birlikte devirdikleri şey bir ÖMÜR.. Bu bile başlı başına mucizevi değil mi? Bir insanla geçirdiğin birkaç yıl değil,bir ömür. Birbirlerinin iç organları gibiler,ayırmak hayati,çok zor. Hayatlarının iç içe geçtiğini bir kenara bırakın, dışarıdan bizim gözümüzle tek bir hayatları var..
Konuyu çok dağıttım,toparlayacak olursam Julia'nın verdiği kayıplardan,yaşadığı buhrandan kaçmak için başladığı huzurevindeki  işte yaşadıklarını,öğrendiklerini  anlatan oldukça kolay okunan ve huzuru şöyle bir koklamanıza yarayan bir kitap. Arka kapağında da dediği gibi ''Bu roman mutluluğa bir gazel!'' Yazın okumak için mükemmel bir tercih!..
Okuyun okutturun efenim..
***
Kitaptan alıntılar:
Önemli olan asla düşmemek değil,her seferinde yeniden ayağa kalkmaktır. -Ralph Waldo Emerson
*
..Bir başka deyişle bir çocuğa çakıl taşları ve sopalarla oynamasını söylerseniz mutluluktan çıldırır; yetişkin birine Seyşeller'de bir haftayı geçirmeyi önerseniz içeceklerin de bedava olup olmadığını sorar.
*
Etrafımız ne kadar kalabalık olursa olsun; acılarımızı,kaygılarımızı ve sevinçlerimizi tek başımıza yaşıyoruz.
*
Herkesin iki hayatı vardır.İkincisi,tek bir hayatımız olduğunu anladığımızda başlar.-Konfüçyüs
*
Kalbine pansuman yapabilmeyi , gözyaşlarına mendil olabilmeyi isterdim. Fakat maalesef bazı yaraların sihirli öpücüklerle geçmesi pek mümkün olmuyor.
*
Hayat böyle bir şey işte.. Unutulmaz acıların derhal silindiği birkaç küçük mutluluk.Ama bunu çocuklara söylemeye hiç gerek yok.
*
Kişi kendine, çocuk halinin bugünkü haliyle gurur duyup duymadığını sormalı..

(alıntıdır.)
Mutlu kalın efenim:)

17 Haziran 2018 Pazar

UZUN ARADAN SONRA..

Buraya uğramayalı o kadar oldu ki hala burada olanlara teşekkür ederek başlamak istiyorum,iyi ki varsınız:)

Bu sene çok yoğun bir seneydi, mezun olmaya çalıştığım,sınavlarla haşır neşir olduğum bir okul dönemini arkada bıraktım.Elimden geldiğince derslerden,sınavlardan başımı kaldırıp üniversitenin son senesini doya doya mutlu geçirmeye çalıştım-sene uzatmazsam son sene tabi:D-
Fikrimce öğrencilere de yıpranma payı verilmeli zira ergenliğimde çıkmayan sivilce çıktı yüzümde, stres mideme vurdu,uyku düzeni diye bir şeyin varlığını yeni yeni hatırlıyorum,zordu lakin güzeldi de..Mükemmeldi..
İlk defa İstanbul'a gittim,hep acelesi varmış gibi yürüyen o kalabalığın arasında kayboldum,Kuzguncuk'a vuruldum,
Bolu'nun sonbaharında huzur buldum, ağaçların her havaya yakıştığını ama sonbaharda bir başka olduklarını bir kez daha fark ettim.
Bu sene gittiğim kadar hiç tiyatroya ve sinemaya gitmemiştim,çok güzel,içe dokunan oyunlar izledim.
Çok kitap okuyamadım ama okuduklarımı fazlaca sevdim,fırsat buldukça şiir okudum,ruhum tazelendi..
Birkaç dizi izledim.Bolca güldüm,ağladım..
Bir büroya gidip gelerek mesleğimle ilgili ufak tefek şeyler öğrenmeye çalıştım..Ve fark ettim ki mesleğimin her işinden zevk alıyorum. Bu bölüme gelirken bu kadarını ben bile beklemiyordum,okuduğum bölümü ve yapacağım işi sevmek inanılmaz keyif veriyor..
Bir de bolca kendimi ,yanımdakileri dinledim..
Farkındalıklarım arttı,aslında kimden ne bekliyorum,zannettiğim gibi bir insan mıyım?..
Öğrencilik hayatım güzeldi,elimden geldiğince güzelleştirmeye çalıştım..
Güzel  anmak için güzel yaşamaya çalıştım..
Bugün okuduğum kitapta şu cümle beni derinden etkilediğinden yazdım biraz da böyle uzun uzun ,
''Kişi kendine, çocuk halinin bugünkü haliyle gurur duyup duymadığını sormalı..''
Velhasıl kelam tekrar geldim:) Bundan sonra daha sık buralarda olacağım..Siz neler yaptınız,neler yapıyorsunuz?
Mutlu kalın efenim:)


10 Şubat 2018 Cumartesi

Geçmiş Ola...

(alıntıdır)

Düşün ki bir serçe konuyor omzuna,havada bulut..Evlerin önünde menekşe bir de begonyalar, uzaktan çocuk kahkahaları yükseliyor...
Düşün ki,mevsim sonbahar,ayaklarının altından yapraklar kayıyor..Düşün ki ben de seni düşünüyorum,belli belirsiz bir pencerede ..Arkasında belli belirsiz silüetim..Kendi vicdanımla yüzleşip yüzleşip silikleştiğim...'Vicdan' kelimesinde can buluyor sessiz hıçkırıklarlar.  Allahım nerden geldi bu melankolik hava,Didem Madak uyanacak sanki şimdi uykusundan..'
Sence de biraz bence olmadı mı?!' diyecek.
Düşün ki, konuştuklarımızdan çok güldüklerimizin olduğu bir zaman gelmiş.Sanki ,bir yerde tatsızlaşan ama sonu hep kahkahaya bağlanan bir fıkranın içindeyiz.
Düşün ki, acı sadece lügatta kalmış,çaresizlik kabus olarak anılıyor,düşün ki çocuk hiç öğrenmiyor büyümeyi ve sen hep çocuk kalıyorsun,çocukluğunu sevdiğim..
Düşün ki,yanındayım..Ellerin hiç üşümüyor soğukta ve hiç öğrenmiyorsun kötülüğü.
Düşün ki,bir serçe konuyor omzuna ,eve geliyorsun elinde sıcacık ekmekle.. Pencerede seni bekliyorum..Yansımasında belli belirsiz silüetim..
Kırıp geçiyor bizi zaman,'umut' dedikçe bugünün işinin yarına bıraktığımı hissediyorum..
Geçmiş ola..

19 Kasım 2017 Pazar

Ben Bugünlerde #17

Merhabalar efenim,ben geldim:) Kendime izin verdiğim günden sizleri selamlıyorum,nasılsınız:)


Bugünlerde hayat o kadar hızlı akıyor ki,sanki hiçbir şeye yetişemiyorum.  Üniversitenin son senesini olduğunu umduğum bu seneyi dolu dolu geçirmeye çalıştıkça saatin işleyişi hızlanıyor sanki..  Üniversiteye yeni başlayanlara yada şu anda okumakta olanlara benden  küçük bir tavsiye:Yapmak istediklerinizi ertelemeyin.Ertelediğiniz sürece onu yapmaya hiçbir zaman vakit bulamıyorsunuz. Tabi bana da bu tavsiyede bulunan sayısız kişi oldu ama maalesef, üniversitenin ilk ve en rahat yılını genelde uyuyarak geçirdim,bu yıllara dair en büyük pişmanlığım bu olabilir.. Sizi de ben uyarmış olayım:)

Şimdi efenim genel bir giriş yaparsak bu aralar Harry Potter serisini okumaya yeniden başladım.En son okuduğumda ortaokuldaydım ve Harry Potter çocukluktan gençliğe -diğer tabiriyle ergenliğe - adım attığım o yıllarda tadı damağımda kalan ilk geniş seriydi..Şimdi başa dönüp o duyguları tekrar ve tekrar yaşıyor olmak sihir gibi:)İşte o zamandan bu zamana  Harry Potter'a ,Hogwarts'a, her sene sınav döneminden önce yada sonra filmlerini izlemeye ,o dünyaya tekrar girmeye,kendimi ağlarken bulup 'bu filmde de mi?!' diye yakınmaya  bayılıyorum!:D
Bu seride en çok Hermonie'nin kitaplara olan aşkını,Ron'un hafif saflığını,Harry'nin cesaretini,Neville'nin iflah olmayan unutkanlığını seviyorum:)Filmlerini izlemiş ,çok beğenmiş ama seriyi okumamış, yada film-kitap serisiyle şimdiye kadar tanışmamış olanlar ve fantastik her şeyi sevenler için yaşınız kaç olursa olsun kesinlikle tavsiyemdir!

Şu günlerde okuduğum diğer bir kitap Göze Göz-Suç ve cezanın küresel tarihi..Şimdi bu kitap biraz daha ilgiye yönelik olduğu için şöyle söyleyebilirim,suç ve ceza kavramlarının dünyada nasıl geliştiğini merak edenler ve örneklerle hangi suça nasıl ceza verildiğini öğrenmek isteyenler - ama en önemlisi hukuk okuyanlar yada okumak isteyenler içim muazzam bir yapıt olmuş,tavsiyemdir.

Bir önceki postumda bolca film önerisi yaptığımdan ötürü burada birkaç dizi önerisinde bulunmak istiyorum. Son zamanlarda beni derinden sarsan, 'yok artık!' dedirten ilk önerim Black Mirror. 3 sezondan ve toplam 13 bölümden oluşan,her bölümü film tadında ve konu itibariyle devamlılık arz etmeyen, şimdiye kadar izlediğim en güzel dizi! Teknolojinin hayatımıza soktuklarını,insanlarla olan ilişkilerimizi konu alan dizinin bölümlerinde çeşitli konularda teknolojiyi eleştiriyor.Merak edenler ''ama ilk bölümden başlamayıp 1 saatlik bir bölüm izleyeyim önce'' diyenler için favori bölümüm  3.sezondan hemen önce yayınlanan 'White Christmas' bölümü. Ne diyebilirim daha fazla bilmiyorum izleyin izlettirin!:D

Bugünlerde izlemeye başladığım ve hem bölümlerinin gereksiz uzun olmaması ,hem de cinayet-dedektif konulu yapımlara bayılmam sebebiyle sevdiğim Criminal Minds. Yine her bölüm birbirinden farklı olaylarla değinen seri, bir profil çıkarmaya yönelik FBI grubunun çözdüğü cinayetleri konu alıyor. Bu alanda yapılan onca dizi arasında ilk defa 13 sezon olup hala devam eden bir yapım görüyorum:D İzleyin derim:)
2 tane de Kore dizisi önereyim Kore severlere:)

Bu diziyi izlemeyen kaldı mı bilmiyorum ama kesinlikle ilk önereceğim Goblin! Hayatımın bir döneminde deli gibi Kore dizisi izlediğim için şu zamanlarda Kore dizisi beğenmekte zorlanıyorum ve artık çok nadir izliyorum ama AMA bu diziyi 2 defa izledim!!:D Oyuncu kadrosunun güzelliği bir yana- Gong Yoon ,Lee Dong Wook,Yoo In Na- senaryo metni o kadar harika yazılmış,dizi öyle güzel yerlerde çekilmiş ki hiç bitmesin istedim:D Sonunun da -çoğu Kore dizisinin aksine- insanın içine sindiğini söylemem gerekiyor.
Konusundan kısaca bahsedecek olursam; ölümsüz bir yaratık olan goblinin,bu ölümsüzlüğe son verecek olan gelinini aramasını konu alıyor.
Çok tatlı,bol bol gülümsediğim ve güldüğüm naif bir yapım:)
(Bu sahneye her seferinde gülüyorum:D)

Bir diğer önerim ise Age of Youth 2.sezon.
Öncelikle söylemem gerekiyor ki önce 2.sezonu izleyip sonradan 1.sezonunu izlediğim için bana 2.sezon daha hoş,daha komik geldi.O yüzden eğer 'ben tüm olayları zorlanmadan anlayayım' derseniz 1.sezondan başlayın.
Aynı evde yaşayan 5 kızın günlük hayatını anlatan dizinin en çok gerçekçiliğini,yaşananların abartıdan uzak olmasını sevdim.Kore dizileriyle çok haşır neşir olmayan arkadaşım bile 'Bu dizi güzelmiş.' diyerek birkaç bölümü benimle izledi:)Günlük hayatının içine serpiştirilmiş gizemle beraber, dizi tadından yenmez bir hal alıyor. Tavsiyemdir efenim:)

Bugünlerde bolca dinlediğim şarkıların listesini de şöyle bırakayım,yeni şarkı tavsiyelerine de açığım demek oluyor tabi bu:D
Merkür Retrosu-Güler Özince
Eteği Belinde-Manuş Baba
Ya Bu İşler Ne-Mabel Matiz
Escape-Kehlani
Küsmedim-Ezgi Aktan
Vem Vet?-Lisa Ekdahi
Despacito(tabiki!:D)
All is Well-Austin Basham
Lets Go Kua:Lia Carl and Buddies

Bu aralar favori kahvelerim de Ankara Kahve Festivalinde tanışma fırsatı bulduğum  Coffee Manifesto'nun Malawi kahvesi ve Probador Colectiva'nın Etiyopya kahvesi oldu.Filtre kahve sevenlere şiddetle tavsiyemdir.İçimi kolay,-Malawi bir tık daha sert- süt ve şeker gerektirmeyen leziz tatları var.(İnternet üzerinden satışları olduğundan bahsetmişlerdi ama hangisinindi emin değilim'^-^)
Bir tane de manga önerisinde bulunup bu yazıya son veriyorum:)-mangayı en kısa özetle şöyle anlatabilirim sanırım;Japon çizgi romanları.-yanlışım varsa affola:D- 


Ao Haru Ride
49 bölümde tamamlanmış ,Türkçeye çevrilmiş, aynı zamanda animesi olan mükemmel bir romantik (onların tabiriyle shoujo) manga. Asıl kızımızın ilk aşkını çok naif,tatlı bir dille konu alıyor. Hem 2-3 kere okuduğum bir manga olması  hem de şu aralar okuyacak benzer manga arıyor olmam sebebiyle sizinle paylaşayım dedim:) Manga severlere yada tatlı bir çizgi roman okumak isteyenlere tavsiyemdir.

Şimdilik kendinizi iyi bakın,mutlu kalın efenim:)