7 Ağustos 2016 Pazar

''Hasretle nasıl başa çıkar ağaçlar?''

Uzun zamandır yazmadığımdan olsa gerek şimdi bir şeylere başlamanın zor olmasıyla,her şeyi bir çırpıda anlatmak arasında sıkışıp kalmış gibi hissediyorum.Zor bir zamandan geçiyorum,gerçi hangimiz hayatın artık eskisi gibi huzurlu sürdüğünü söyleyebilir?Ne diyebilirim ki,zor zamanlardan geçiyoruz.Yapı olarak güçlü bir insan sayılmam,en azından gerektiği kadar güçlü değilim sanırım.Güçlü olmanın ölçütü var mı?Bir insan her gün ağlayarak uyumamak için ne kadar güçlü olmalı?.. Kimseyi anlatamadığınız şeyler olmuştur,ne kadar çabalarsanız çabalayın anlaşılamayacağınız hissini en azından bir kere yaşamışsınızdır. Şimdilerde dünyaya acımı anlatamıyorum.20 yaşında bu denli acıyla baş etmek doğru gelmiyor.Buna hazır değilim,diye bağırmak istiyorum.Sadece basit dert örgülerinin arasında kaybolmalıyım.En büyük derdim geçemediğim ve seneye kalan derslerim olmalı yada bir arkadaşımla aramda oluşan anlamsız soğukluk. Ben buna hazır değilim,hazır olmak istemiyorum,hiçbir zaman hazır olmak istemedim.
Birini özlemenin bir sınırı olduğunu düşünürdüm, içiniz biraz yanar,gözleriniz dolar,ya da en fazla burnunuzun direği sızlardı. Birinin özlemenin nirvanası bu kadardı işte bende.Bir insan en fazla bir burun direği sızlaması kadar özlenebilirdi. Her gün uyanmak istemeyecek kadar kimse özlenemez yada yeniden yeniden yeniden uyumaya çalışmak kadar.Hiçbir şey birinin ''özledim'' demesinin kıymetini ancak ondan koparıldığında anlamak kadar acı verici olmuyor.Hiçbir şey bir limonlu sodada dahi onun ezberlediğiniz yüzünü sağ tarafınıza baktığınızda göremeyecek olmak kadar koymuyor. Hiçbir şey acınızı hafifletmiyor,kimse derdinize derman olmuyor,yaşamanız sadece nefes alıp vermekten ibaret olduğu raddede gülmekten vazgeçiyorsunuz. Boğazınızdaki koca yumru,kalbinizin hiç acımadığı kadar yandığı bir anda gülmek istemiyorsunuz.Gülmeye çalışmaktan çoktan vazgeçtim...O yanımda değilken bir şeylere gülmek hayatı kandırmaya çalışmak gibi geliyor.
Günleri sayıyorum,şükürler olsun bir gün daha bitti, diye yatağa gömülecek kadar canım yanıyor.Şükürler olsun,en azından bir gün eksildi.Nefes al ve nefesini ver..Bir nefeste özledim derken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamak...
Ağlarken  bağrına vuranları görmüşsünüzdür mutlaka,o hareketi hiçbir zaman anlamlandıramadım.Bir insan neden göğüs kafesine ardı ardına vurur ki? Bunu ancak yumruğunuz bağrınıza gittiğinde anlıyorsunuz.
Kalbiniz o kadar çok acıyor ki,oraya sıkışıp kalmış nefesinizi kurtarmak için vuruyorsunuz yumruğunuzu.Acıyı bir an için unutmak umuduyla. Yumruğunuz kontrolünüzden çıkıyor.
Nefes al ve nefesini ver..Acıyla nasıl başa çıkılır?Güçlü olmanın ölçütü var mı?Hala uyanabildiğim için güçlü sayılabilir miyim?Keşke bilim kurgular gerçek olsa.Ne bileyim bir uzay istilası yaşasak yada bir ufo beni alıp götürse bu dünyadan.İnsan acıyı terk edebilir mi çok isterse?Ya hasret..Ne zaman sonlanacağını bilmeden birini özlemek ne zaman sona erer? Alışmayı bırakın,gelen her gün daha da ağırlaştırıyor beni,alışacaksın lafını duymak istemiyorum,alışmak istemiyorum.Yokluğuna alışmak istemiyorum,onsuz bir günümün daha geçmesini istemiyorum,yokluğuyla başa çıkmak istemiyorum.Her an, her yer, her şey, her yüz onu hatırlatırken,nerede ne tepki vereceğini bilerek bir anda kendi kendime gülmek istemiyorum.Bir şeyler anlatmak için gülerek yanıma döndüğünde koca bir boşlukla karşılaşmak istemiyorum.Onu sevdiğimi daha sık söylemediğim için bu kadar üzülmek istemiyorum.Onu sevdiğimi ona söylemek istiyorum,fotoğrafına değil.Onu özlediğimi ama artık gelmesi gerektiğini,benden bir şey kalmadığını..
Fotoğrafımıza ne kadar dikkatli bakarsam o mutlu zamana dönebilecekmişim gibi hissediyorum,koca bir kabus yaşanan ve ben ona sarılarak uyanacağım.Çok korkunçtu,diyeceğim.Çok korktum.Ömrümde bu kadar korkmamıştım.
Başımı iki yana sallayacağım her şeyi silmek istercesine,sonra o gülecek halime,ben de güleceğim onun gülüşünü duyunca.Utanacağım, o yanaklarımın kızarmasıyla dalga geçecek.Yanımda olacak,yanımdan ayrılabileceği ihtimali bile aklıma gelmeyecek.Onu sevdiğimin bu denli ayırdında olmayacağım,nefes almak kadar normal gelecek,acıkmak kadar.
Çok korkunçtu diyeceğim,Allahım ne korkunçtu..
Bu yazıyı yazmamış olmayı dileyerek yazdığımı bilin.Hiç yazmamış olmayı dilerdim,bunu hissetmemiş olmayı..Sadece size yanınızdakilerin kıymetini bilin demek için yazacaktım aslında,bu kadar uzatmadan, affola.
Yanınızdakilerin kıymetini bilin,gülüşlerinizin,kahkahalarınızın,kavgalarınızın,kavga ederken diğer günün planını yapmanın..Her anın sizin muhteşem ve biricik hikayenizin bir parçası olduğunu bilin.Şükredin.Yaşadığınıza,nefes alıp vermekten bahsetmiyorum,gerçekten yaşadığınıza.Her gününüze,hayatınızın her salisesine.Sevdiklerinizin kıymetini bilin,sevmek fark edilmiyor yaşarken,ama sizden ricam, durun ve sevdiklerinize 'seviyorum seni' deyin.İnanın bana,fazladan bir kere daha söylemediğiniz için  pişman olup uyuyamamaktansa, onun gülüşünü bir kere daha görmek dünyalara bedel. Seviyorum seni..Çok zor değil,sadece sevdiklerinizin farkında olun,onları sevdiğinizi fark edin.Orada,hayatınızda olduklarını,sizi siz yaptıklarını,her şeyin onlarla güzel olduğunu.
Fark edin.Sevgiyi..Seviyorum sizi...
Mutlu kalın..




1 Nisan 2016 Cuma

Ben Bugünlerde#14

Merhabalar efendim ben geldim:)
Bahar dönemi çok hızlı geçtiğinden midir nedir yazmaya ancak zaman bulabildim,daha doğrusu kendimi mutlu hissedene kadar beklemek istedim,malum bugünlerde ülkemizde mutlu olmak çok güç..
Hem -maalesef ki-çalışmak zorunda kaldığım onca ders yüzünden hem de çok güzel güneş aldığı için günlerimin çoğunluğu bir masa başında geçiyor.Bu postta da istedim ki sizlerle o masanın nasıl şekilden şekile girip girip toparlandığını,bir şeyle uğraşırken kendimi nasıl kaptırdığımı paylaşayım hem de son zamanlarda okuduğum kitaplardan,izlediğim dizi-filmlerden biraz önerilerde bulunayım:)
''Bir insan dergi okurken ne kadar dağıtabilir ki ortalığı'' demeyin,yazıdan post-it almak için başımı kaldırıp da etrafa bakındığımda vaziyet buydu.:D
Tabiki kendimden utanıp hemen şöyle bir topladım fotoğrafı çektikten sonra:))
Ders çalışırken kendimden geçiyorum sanırım yoksa bu dağınıklıkta dikkatimi toplamanın imkanı yok-ki dağınık odada bile ders çalışamayan bir insanım normalde:D- biri hocama gidip ne kadaaaar aşkla şevkle çalıştığımı anlatabilir mi,zira dersinden geçmem için çok yüksek bir not almam şart da:D
Bu kitapla çektiğim fotoğraflardan bir albüm oluşturabilirim zira kitap 1200 sayfalık bir ders kitabı ve bitmek bilmiyor arkadaşım, bitmek bil-mi-yorrr!! Hocamız da- iki gözüm -işledikçe işliyor,haftada 200 sayfa civarı yeni konu ekleniyor üzerine.
Dualarınızdan biraz da bana ayırırsanız çok müteşekkir olurum efenim:))
Masa-çalışma dedik içim sıkıldı.yazmadığım süre boyunca bol bol kitap okudum ,film izledim kendimce beğendiklerimden sizinle paylaşacaklarım var,diyeyim de neşelenelim azıcık:))
((Uzun bir liste olduğu için birkaçının sadece ismini vereceğim))

-Rosie Projesi
Yazarı:Graeme Sımsıon
Yayınevi:Pegasus
Sayfa sayısı:343
Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısı her şeyi özetlese de ben şunu eklemeden geçemeyeceğim,Bill Gates'in arkadaşlarına hediye ettiği bir kitaptan bahsediyoruz buradaaa!!:D 
...
''Dahi genetik profesörü Dan.Onun daha önce hiç kız arkadaşı olmamıştır.-Adamın 3 arkadaşı vardı ne sevgilisinden bahsediyoruz:D-
Bu yüzden sayısal verilere güvenen bir bilim insanı olarak kendisine en uygun kişiyi bulmak için kriterler belirleyip Eş Projesini geliştirmiştir.
On altı sayfalık testteki kriterlere bakılacak olursa bu kişinin bir barmen,sigara ve alkol tiryakisi,dağınık ve hiçbir buluşmaya vaktinde gelmeyen bir kadın olması imkansızdır.
Ve Rosie..Yukarıda sayılan eleme kriterlerinin hepsi onda mevcuttur.''
...
Olay örgüsü hem  komik hem de o kadar güzel tasarlanmıştı ki hikayenin içinde kendinizi kaybetmeniz işten bile değil.Aşkı izlediği filmlerle anlamaya çalışan bir adam ve karşısında biyolojik babasını bulmak için her şeyi göze almış bir kadın.
Okumayanlara kesinlikle tavsiye ederim!:)
-Satranç
Yazarı:Stefan Zweig
Yayınevi:Can 
Sayfa sayısı:70
Bu kitaptan nasıl bahsetmeli şimdi?... 70 sayfalık bir uzun öykü olduğuyla başlayıp şöyle devam edeyim en iyisi: 70 sayfada beni bu kadar saran ve etkileyen bir hikaye okumamıştım sanırım.
Yazarın akıcı ve yıllara meydan okuyan anlatımı,satrancın çocukluğumu hatırlatması..
Daha da ilginci yazarınbu kitabı yazdıktan sonra 1942'de Brezilya'da karısıyla beraber intihar etmesi..
Arka kapağında da dediği gibi 'sanki kitapla bir veda mektubu bırakmış arkasında..' Kitabın içeriğinde de yazarın yaşadığı buhranı -belki de gerçeklerle yüzleşmesini- buluyorsunuz.
Konusundan bahsedersek:
Dr.B'nin delirmemek için okumaya başladığı bir satranç kitabıyla bir anda tüm hayatının değişmesini ve neticesinde beyin hummasına yakalanmasını anlatıyor kitap.
Aslında, satranç Dr.B'nin hayatını kurtarmakla beraber, onu belki de bir daha asla oynamaması gereken bir oyunda dahi haline getirmiştir.Hikayesini onun ağzından okumaksa ancak bu kadar etkileyebilirdi...
1 saat gibi kısa bir zamanda,belki bir yolculukta yada birini beklerken dahi bitirebileceğiniz bir kitap ve zamanı bu kitaba ayırmaya kesinlikle değer.

Diğer kitapların sadece ismini vereyim ve hepsinin birbirinden güzel olduğunu söyleyeyim,herhangi birini alsanız pişman olmazsınız fikrimce:)
-Cadı Avcısı
-Bir Artı Bir
-Benim Uzak Yıldızım
-Frida Kahlo Aşk ve Acı

O kadar çok film izledim ki hangisini anlatayım bilemedim:D


-Kocan Kadar Konuş Diriliş
şu filmin ismini duyduğum anda bile tekrar izlemek istiyorum :D Türk yapımlarının romantik komedi kategorisinde birincilik için yarışır fikrimce..
Hem güzel replikleri-kitaptan uyarlanmasının faydası su götürmez bir gerçek-

hem de iki tatlı oyuncunun başrolleri paylaşması sayesinde-Murat Yıldırım/Ezgi Mola-
tadından  yenmeyecek iki saat geçirtti bana.

Kocan Kadar Konuş filminin ikinci kısmını yani Efsunla -ki kendisi kitaptan karakterle konuşup evlenme delisi ailesine söz geçirmeye çalışmayı çoktan bırakmış hanım hanımcık kızımızdır.-onun lise aşkı Sinan'ın-ki belalı bir babannesi var:D- evlenmeye çalışmalarını anlatıyor.Çalışmalarını diyorum çünkü işler hiç de tahmin ettikleri gibi gelişmiyor:D İzleyin,gülün,çıtır bir film:))-Yönetmeni Kıvanç Baruönü aynı zamanda Patron Mutlu Son İstiyor'un da yönetmeni.Bu adamın filmleri izlenir der susarım:D-
Room-Gizli Dünya
Dram ve gerilim filmleri kategorisinde dehşet ve şaşkınlıkla izlediğim, ağlamamak için direndiğim en iyi 
  yapımlardandı.
Başroldeki Brie Lerson, Oscar en iyi kadın oyuncu ödülünü sonuna kadar hak ederek aldı diyorum ve konusuna geçiyorum.
Jack ve annesi küçük,penceresi tavana bakan bir odada yaşamaktadırlar.Mutfakları,yatakları,küvetleri,televizyonları aynı odanın içindedir.En garibi ve korkuncu da Jack'in tüm dünyayı bu odadan ibaret zannetmesidir.
Film aslında annesinin ona gerçekleri söylediği ve kaçış planı hazırladıkları zaman başlar.
Bir çocuk gerçek dünyayı beş yaşında keşfetmeye başlarsa neler olur?..
...
Jack dünyayı kendince öyle güzel tasvir ediyor ki , gözlerim dolu dolu gülümserken buldum kendimi..
Aslında çok şanslıyız,başımızın üstünde bir gökyüzü ve koşabildiğimiz,yürüyebildiğimiz,nefes alabildiğimiz metrekarelerce alanımız var... 
Bu film attığım bana her adıma,içime çektiğim her temiz havaya şükretmeyi öğretti.Zira ben de ''bir oda''nın içine mahkum olabilirdim..
İzleyin,hiç değilse elimizdekilerin kıymetini yeniden anlayabilmek adına bir şans verin..
***
Birkaç tane de film önereyim bunlar dışında:
-Solace
-Spotlight
-Şahane Hayat
-Aşka Özgürlük

*Eğer ismini paylaştığım kitap yada filmlerden  konusunu/içeriğini merak ettiğiniz olursa sorabilirsiniz,elimden geldiğince sorularınızı cevaplamaya çalışırım:)
Kendinize iyi bakın,mutlu kalın.. :)









27 Şubat 2016 Cumartesi

Bir Köşede Dursun

 İlkbahar döneminin ilk haftası…Çalışma masamın olduğu bu cam kenarını,şu caddeyi,hızlı akan trafiği,koşuşturan insanları o denli özlüyorum ki elimde valiz durup gülümsüyorum ayak bastığım anda kaldırıma, metro çıkışında.
Hoşgeldim..
Zor bir haftaydı,ne yalan söyleyeyim şimdi..Uyku tutmadı pek bugünlerde,uyanıp durdum iki saate bir..İçimde bir huzursuzluk, yakamı bırakmayacak gibi yapışan.Nereye gitsem,kimle konuşsam geçmeyecekti sanki..
Derslere gittim sessiz sakin,tatil nasıldı muhabbetlerinden bolca nasiplendim.Belki de ilk defa merak ettiğim için hocanın anlattıklarını dinledim,en çok  dönemlik seçmeli dersimi sevdim.Ceza dersini çok sevmeme rağmen ektim onu,öğlene kadar tembellik ettim..
Sonra Kızılay'a yürüdüm dün güneşi görünce,Canşenliğimle telefonda konuşarak..Biz yürürdük Kızılay'a,yaz ve kış..soğuk ve sıcak…Kahvenin hatırının kırk yıla sığdırmanın mantıksızlığını bana öğreten dostumla.Şimdilerde ,onsuz  boş geliyor buralar biraz..Kahkahası kesilmiş gibi koca şehrin.Dost gidince güneş bile aynı parlamıyor sanırım..Ondandır belki bu denli eksik hissetmem..
Bir de havalardan, dedim kendimi kötü hissedince.Hep havalardan.yağmur yağıyor bir anda, güneş yüzümüze gülerken. Ya da bulutlu başlayan günün yarısında güneş çıkıyor köşeden. Havalardandır bu ruh halim ,deyip geçmek en kolayı geldiğinden biraz da sığınıyorum bu fikre.Havalardan hep havalardan..
 Umudumu taze tutmaya çalışıyorum çoğunlukla..Bugüne, yarına ve mutluluğa dair.Kendimi kötü hissettiğimde açıp iki üç karikatür okuyup güldüm kahkaha atarak..Kitap okudum,sahi geldiğimden beri ancak bir tanesini bitirebildim getirdiğim kitaplardan,bahsedildiği kadar sarmadı beni,okumak için okumuş oldum biraz.
Zor bir haftaydı söylemiştim değil mi?..Söylemiştim sahi…Her şeye rağmen çevremde o denli güzel insanlar var ki,kötü hislerimi uzaklaştıran,başımın üzerindeki bulutları dağıtan ve konuşmadan anlaşabildiğim..Çokça 'iyi ki' biriktirdiğim..Güzel insanlar güzel anılar kazandım bu şehirde..
Öyle işte..
Zihnim karışık olunca oradan oraya atladığım bir yazı oldu,olsun varsın..Bu da böyle dursun köşede..
Zor bir haftaydı,olsun varsın..

Yazarak kelimelere dökmek,konuşarak anlatmaktan daha iyi hissettirdiğinden yazmış oldum,olsun varsın..

11 Şubat 2016 Perşembe

Bi' dizi bi' kitap

Bi' Dizi:Heroes Reborn
bölüm sayısı:13-1 sezon
tür:bilimkurgu,dram
yıl:2015
ülke:ABD
13 bölümlük mini-dizi olarak hazırlanan yapım ,yorumlara göre Heroes dizisinin ilk sezonunu andırıyormuş.Sadece bir bölümcük izleyip karar verecektim devam edip etmeyeceğime, kendimi 3 bölüm izlemiş 4.bölümü açarken bulmasaydım eğer:D Bilimkurgu ve fantastik türlerinin en iyi harmanlandığı yapımlardan biri fikrimce.
Konusundan bahsedecek olursak:
Dünya evriller ve insanlar arasından ayrım yapılmadan önce oldukça yaşanılası bir yerdi. Ta ki 13 haziranda barış çağrısı verilen alandaki patlamaya ve bu suçu bir evril üstlenene kadar.
Hepsinin türlü yetenekleri olan bu evriller,insanları savunmasız bıraktığı iddia ediliyor, toplanılıyorlar, insanlar gibi yaşam sürmelerine izin verilmiyor, duygularının varlığı reddediliyor.
Güneşi kontrol edenden, oyun içinden çıkana; görünmez olabilenden, farklı kılıklara bürünebilenene her şeyi bulabileceğiniz bir dizi. Veee sadece 13 bölüm:))
(Karakter tanıtımı için şuraya tıklamanız yeterli efenim:))
 Her bölümünde ayrı heyecanlandığım ,bu karmaşanın içinden nasıl çıkacaklar diye tırnaklarını yediğim ve bazen de gözlerimin dolmasına neden olan tatlı bir diziydi-Harry Potter'ın tüm filmlerinde ağlayan bir insanım, bana bakmayın siz:D-
İzlemeyen herkese tavsiye ederim.izleyin ,izlettirin:))
Bi' Kitap:Julia'nın Şarkısı

yazarı:Charles Sheenan-Miles
yayınevi:Yabancı yayınları
sayfa sayısı:430
tür:dram,aile
Hem birkaç dakika önce kitabı bitirmiş olmam hasabiyle hem de kitabı almadan önce hakkında çok bir bilgi bulamamış olmamdan dolayı önermek için bu kitabı seçtiğimi söylemek istiyorum öncelikle.
Kitaptan -bir önceki yazımda bahsederken de dahil olmak üzere- uzun süre uzak kaldım.Bunu yapmamda en önemli etken ilk bölümlerini okuduğumda yine günümüz klasik aşk romanıyla karşılaşmış olduğumu düşünmem ve masum kızın serseri çocuğun cazibesine kapılıp gittiğini 430 sayfa boyunca okuyamayacağımı düşünmemdi.
Yabancı yayınlarına lafım yok ,kesinlikle iyi kitaplar çıkarıyorlar ama şu aralar edebiyatın kısır bir döngü içine kısılıp kalmış gibi aynı kurgu üzerinde dönmesine dayanamaz hale gelmiş durumdayım,farklı kitaplar, en azından farklı dili kullanarak oluşturulmuş yapımlar aramaya kendimi de kaptırdığımı düşünürsek bu kitabı bekletmem oldukça olağandı.
Lakin ''en azından  başladığım kitabı bitirmeliyim'' diyerek kitabı 3-4 gün sonra yine elime aldım.Ve başından kalktığımda iki yüzlerdeydim.(O da çay almak için ufak bir molaydı.:D) Ne zamanki ön yargılarımın kurbanı olmaktan vazgeçeceğim, o zaman asıl mutluluğa kavuşacağım:D
En önemlisi kitap, basit bir aşk romanı değil ve kısır döngü üzerine değil ,sağlam ve mantıklı düşünceler üzerine kurulmuştu! Kitap aşk romanı amenna ,ama aileyi ve yaşamın karşımıza neler çıkarabileceğini o kadar güzel, yer yer esprili bir dille anlatmış ki sayfalar akıp gidiyor.
Arka kapağında kitabın konusunun yer aldığı kısım konusunu oldukça özetleyici aslında:
-Crank Wilson bir punk grubu kurmak üzere güney bostondaki evinden on altı yaşında ayrılmıştı.
Altı yıl sonra babasıyla araları hala limoniydi ve annesiyle konuşmuyordu bile.Değer verdiği tek kişi erkek kardeşi Sean'dı ama Sean'a göz kulak olmaz bazen tam zamanlı bir iş olabiliyordu. Crank'in hayattan istediği tek şey şarkılarını yazabilmek ve kurduğu müzik grubunun başarılı olmasıydı.
-Julia Thampson,babasının kariyerini riske atacak olan  bir sırla beraber birkaç yıl önce Pekin'den Washington'a gelmişti.Şimdi ise Harvard'daki son yılındaydı ve duygularının kontrolünü kaybetmemek için geçmişten gelen hayaletlerle savaşıyordu.
Julia ve Crank,bir savaş karşıtı protesto esnasında karşılaştıklarında,aralarındaki bağ o kadar güçlüydü ki her şeyi alt üst edebilirdi.
***
İki farklı aile,birbirlerini anlamaya çalışan iki insan ve birbiriyle bağlantılı olaylar silsilesi hem o kadar duygulu hem de o kadar mantıklı ki bayıldım!!!Herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir kitaptır,okuyun efenim:))
Siz neler yapıyorsunuz bu aralar,yazarsanız beni mutlu edersiniz^^
Daima mutlu kalın..

1 Şubat 2016 Pazartesi

Ben Bugünlerde#13

 Yılın en sevdiğim zamanından ,ara tatilden, hepinize merhabalar,zat-ı alleriniz nasıllar efenim:)) Beni sorarsanız huzur dolu bir tatilde nasıl olunabilirse öyleyim.
 Şu sınavlar olmasa gayet güzel aslında üniversite hayatı, lakin sınav ayı diye bir ay var ki her şeyden elini ayağını çektiriyor,dünyaya sırtını dön diyor.Neyse ki-şimdilik- o evreyi atlattım, kendimi yine kitaplara ve filmlere verdim,buradan devam edelim biz:D
'Tatile girdim' der demez hemen liste hazırladım-evet bazı şeyleri akışına bırakmak kimi zaman daha iyiyse de yapmayı düşündüğüm şeyleri somutlaştırmak her şeyi düzene koyuyor ve ben rahatlıyorum:D-
Okumayı düşündüğüm kitaplardan çok uzatmadan bahsetmek istiyorum müsadenizle:)
 1-Malcolm -X:
Konuşmalarına her zaman hayran olduğum insanlardan biridir kendisi.Yıl içinde 60'ların Amerika'sını incelerken adına sıkça rastlayınca küçüklüğümden de filmine dair birkaç görüntü oluşunca zihnimde kimdir bu diyerek açıp bakmıştım.Konuşmaları,insana özgürlüğün hiçbir şeye feda edilemeyeceğini gösteriyor.Kitap, Malcolm-X'in konuşmalarından oluşuyor.Eve geldiğimde babamla kitaplığın önüne geçip,şu nasıl bu nasıl diye konuşurken bu kitabı gördüm.Babamın elinden kaptığım gibi ''Bu kitap bundan sonra benimdir!'' dedim.Zamanında altını çizerek not alarak okuduğu kitaba el koymak biraz fazla mı ne?:D
2-Kırmızı Pazartesi
Dersimize gelen konuk hocamızın tavsiyesi üzerine aldığım bir kitap Kırmızı Pazartesi.
Şöyle demişti Gökhan Hoca(Gökhan Yavuz Demir):
-Hukuk,edebiyatla iç içedir ve edebiyat tecrübelerin tercümesidir.Hukuk hakkında okuduğunuz edebi kaynaklar bellidir.Reis Bey,Suç ve Ceza..Hep aynı şeyleri okur hukuk alanındakiler.Ama bakın, sizin alanınız  bunlarla sınırlı değil.Kırmızı Pazartesi'yi okuyanınız var mı yada Güliver'in Seyahatleri'nin tam metnini? Bunları okuyun arkadaşlar..  O zaman not aldığım kağıtları bulduğumda hemen listeme ekledim bu kitapları.Şimdilik Güliver'in Seyahatleri'nin tam metnini bulamadım,karşıma hep çocuk kitabı şeklinde çıktı.Sanırım sahaflarda arayacağım.
Kitabın arka kapağından çıkarak konusuna değinecek olursak:
Herkesin bildiği ama engellemek için bir şey yapmadıkları bir cinayetin öyküsünü anlatıyor.Arka kapaktaki en ilgi çekici şey ise,romanın kahramanı olan Santiago Nasar'ın ilk satırdan belli olmasına rağmen sürükleyiciliğinden bir şey kaybetmediğinden bahsetmesi.Sanırım hepimiz olayların nasıl devam edeceğini veya sonunu bildiğimiz kitapları okumaktan sıkılıyoruz.İlgin başlangıcıve tabi ki 1982'de Nobel Edebiyat Ödülü almış olması kitabı daha da merak uyandırıcı yapıyor. :)

3-1984
Ekim ayından beri niyetlenip de okuyamadığım,herkesi kendine hayran bırakan bir kitap daha.En çok bu kitabı aylar sonrasına bıraktığım için pişmanım sanırım.Bir ay içerisinde okuyup burada yorumlamayı düşünüyorum.-Eski yazılarımda bu kitabın içeriğinden bahsetmiştim,buyurun efenim:))
4-Suçluluk Sorunu
Hocamızın tavsiyesi üzerine aldığım kitaplardan bir diğeri. Almanya'nın siyasal sorumluluğu üzerine yazılan kitabın yazarı  Karl Jaspers'ın düşüncesine göre; kişilerin yapması gereken, belli sorunlardan kaçmak yerine atalarının yada kendilerinin hatalarını ve suçlarını kabullenip bunlar üzerine konuşmaya açık olması gerekir.Aynı zamanda kitabın giriş kısmında Jaspers şöyle diyor.''Birbirimizle konuşmayı öğrenmeliyiz.Çünkü birbirimizle konuşmayı öğrenmek,kendi ezberlerimizi tekrarlama arzumuzdan vazgeçtiğimiz ve ötekinin de ne düşündüğünü cidden dinlemeye açık olduğumuz anlamına gelir.
''Öteki''leştirdiğimiz insanlar var dünyamızda.Kabullenmediğimiz yada yetiştirilişimizden dışladığımız..İşte onları dinleyebilmek için bu kitabı okumamız gerektiğini düşünüyorum.
5-Suçlar ve Cezalar Hakkında
Beccaria ceza alanında bir çığır açmıştır.Zira şimdi ceza hukukunda temel saydığımız birçok kavram ve ilkeler yazar sayesinde öne sürülmüştür.Klasik Hukukun temeli atana Beccaria'nın kitabı hukukçulara özellikle tavsiye edilmekte.Ceza hukuku dersini diğerlerinden ayrı sevdiğimi söylemem lazım.Şimdiye kadar bir dersi çalışırken bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. Bir konu öğrenirken yada yeni bir kitabı elime aldığımda kalbim göğüs kafesimi zorlar ve olduğu yerde heyecanla çırpınırdı.İşte ,ilk defa bir derste bahsettiğim durum gerçekleşti.Ve evet ,dedim ''Evet,ileride ilgilenmek istediğim alan bu,ceza hukukunda yükselmeliyim. Daha çok şey öğrenmeliyim.'' Akademisyen olmayı düşünürken bir anda önümde her şey daha da somutlaştı. Ceza hukukunda akademisyen olmak şimdilerde en büyük hayalim,geleceğin ne göstereceği belli olmasa da:)

6-Leylim Leylim
İşte en çok bahsetmek istediğim kitap!:))Blogum sayesinde tanıştığım ve konuşmaya başladığım sevgili Febris bana bir kargo yolladı.Ama ne kargo!Mutluluktan dört köşe olmuş,sevinçle açtığım paketten  de Leylim Leylim çıktı.Ahmed Arif'ten Leyla Erbil'e mektuplar... Ki mektuplara ayrı bir zaafım var zaten.Yazarların bir zamanlar karşı taraf dışında kimsenin okuyacağını düşünmeden,samimi duygularını kağıda aktararak yazdıkları bu eserler her şeyden daha kıymetli ;çünkü o çok sevdiğimiz ve kitaplarını okumaya doyamadığımız insanlar ,karşımızda oldukları gibiler.'Bir zamanlar biz de yaşadık..'diye fısıldıyorlar sanki.Ve onların da şu yaşadığımız dünyada nefes alıp,bir şeylere kırıldıklarını,güldüklerini,dalıp gittiklerini bilmek inanılmaz bir duygu..Buradan Febrisime teşekkürlerimi yolluyorum tekrar,iyi ki varsın:) :*

Bunlar da son alışverişimle ara tatilde okunacakların arasına katılanlar.:))
 1-Kızıl Kraliçe
Distopya türünde olan Kızıl Kraliçe'de toplum kan rengine göre sınıfandırılmıştır.Güçlü ve özel yetenekleri olan gümüşler.sıradan ve gündelik işlerle meşgul olan ve zor şartlar altında yaşayan kızıllar ve hepsinin başında krallık.Yoksul bir kızıl olarak Mare'in hayatı tanımadığı birinin ona yardımıyla tamamen değişir.Basit ve hırsızlıkla geçindiği dünyasından sıyrılıp kendini gümüşlerin ortasında bulur.
Serinin ilk kitabı Pegasus yayınlarından çıkmış ve söylemem lazım ki cildine de yazarın anlatışına da bayıldım.Devamını büyük bir heyecanla bekliyorum.
2-Kül
İkinci distopya kitabımız Kül.En üst tabakadan yani morlardan Madden ve en alt tabakadan,küllerden Dax. Özgürlük yolunda kesişmiş iki hayat. Kitaba daha başlamadım ama kapağı,cildi ve hakkında yapılan yorumlar bu seriyi de çok seveceğimi söylüyor.işin ilginç tarafı kitabı iki yazarın yazmış olması.bakalım nasıl bir yapıt ortaya koymuşlar.
3-Kırık Kalpler
Romantik bir kitap olduğu isminden de anlaşılan Kırık Kalpler film tadında fikrimce.Jude yaz tatilinde babasının motorunu tamir ettirmek için bir Vargas erkeğine güvenir.Ablalarıyla 
Vargas erkeklerine asla güvenmeyeceği üzerine ettiği yemini unutmadan bu tamir süresini atlatabilecek midir?
4-Jane Eyre
Charlotte Bronte'nin hayatı hakkında bir kitap okuduğumu önceki yazılarımda söylemiştim. Gözde eseri olan Jane Eyre'i okumamak olmazdı.Kitap fuarından, sahafların birinden aldığım Altın Kalem Klasik Roman serisinden. 1971 yılında basılan kitabın diline vuruldum.Daha önce aynı kitabı başka bir yayınevinden okumaya çalışmış ama çok sıkılmıştım.Bu çevirisiyse kısa sürede bitti.Bu yüzden tavsiyem özellikle klasikleri okurken eski basımlardan yada güvendiğiniz tanınmış yayınevlerinden okumanız.Sizi tatmin eden bir dil sunmadığı sürece kitabı bitirmekte sıkıntı çekersiniz.
5-Lola ve Komşu Çocuk
-bunu aslında önceden okumuştum ama tavsiye edebileceğim kitapların içinde olduğu için buraya eklemek istedim:))-.Okuduğum en tatlı kitaplardan bu kitap.Ne zaman elime alsam istemsiz gülümsüyorum:).Yazarın Paris'te Aşk kitabını lisede okumuş ve çok beğenmiştim.Pariste Aşkla -içerik olarak- bir bağlantısı olmayan Lola ve Komşu Çocuk, Yabancı yayınları sayesinde orijinal cildiyle ülkemizde geçen yıl çıktı.Konusundan bahsedersek:Lola diğerlerinden farklı giyinen,farklı bir aileye sahip olan farklı bir kız ve yıllardır kapı komşuları kim olursa olsun onlardan nefret etmekte.Ta ki bunun asıl kaynağı yeniden hayatına dahil olana kadar.Ama Lola değişti.Artık eskisi gibi değil..Değil,değil mi?:)) Akıllıca diyaloglarla ve mantıklı bir olay örgüsü içinde içinizi ısıtacak bir aşk hikayesi.
-Bu kitabı okurken elektrikler gitmiş ve mum ışığında okumuştum. Gülümsememin bir diğer nedeni de budur efenim:D)


Küçüklüğümün cumartesileri,elimde çekirdekler televizyonda oynayan Yeşilçam filmlerini izlemekle geçti.Çoğunu 3-4 kere izlediğimiz yapımlar 70lerin 80lerin gençliğini,temizliğini bir kez daha gösteriyor bizlere.
Kara Gözlüm filmi de Türkan Şoray'ın en bilindik yapımlarından sanırım.1970'te beyazperdede yerini alan film Azize(Türkan Şoray)nin gazino işletmecisi tarafından keşfedilmesini ve bu sırada alafranga müzikle uğraşan ama geçim sıkıntısı nedeniyle gazinoda garsonluk yapmak durumunda kalan Kenan (Kadir İnanır)la aralarındaki aşkı konu alır.Kenan'ın isimsiz olarak yaptığı besteler Azize'yle arasındaki en kuvvetli bağdır.
İzlemeyen kaldı mı bilmiyorum ama herkes mutlaka izlemeli diyorum.En azından o zamanları yad etmek isteyenlere ve gülümseyerek izlenecek film arayanlara gelsin:))
Kore dizilerine de uzun bir aradan sonra kavuştum.Arada kaçırdığım ne kadar dizi varsa hepsini izlemeyi planlıyorum bu tatilde hehe^^
Han ye-Seul ve Sung Joon'un başrolleri oynadığı dizide biri falcı diğeri psikolog olan iki insanın iş yerlerinin ismi aynıysa ve ikisi 2 katlı binayı paylaşmak zorunda kalırlarsa? Ya ikisi de insanları okumakta bir numaralarsa?..Son olarak biri yeni birinden hoşlanmak isterken ,diğeri aşkın sadece bilimsel boyutunun varlığını kabul ediyorsa?..
Dizinin şimdilik 4 bölümü yayınlanmış olsa da beni kendine bağlamayı başardı.Psikolojik vakaların yer aldığı yapımlar fikrimce Kore dizilerinin en etkileyicileri.Cuma-cumartesi yeni bölümleri yayınlanan yapımda adı geçen psikolojik vakaları bölümün hemen ardından araştırmak da yeni uğraşım haline gelmiş durumda:)
Hayat Güzeldir(La Vita E Bella) 1999 yıllı harika bir İtalyan yapım.
Filmi izlerken o kadar farklı duygular yaşadım ki nasıl anlatayım bilemiyorum.Gülüyorsunuz,heyecanlanıyorsunuz,yüreğiniz acıyor,ağlıyorsunuz.Aldığı tüm ödülleri hak etmiş olup 2.Dünya Savaşında ülkelerden ziyade insanların nasıl etkilendiğini göstererek beni en çok etkileyen filmlerden oldu.
Yaşam enerjisiyle dolu olan Guido'nun hayatı,öğretmen Dora'ya aşık olmasıyla değişir.yaşamlarının en güzel dönemlerinde patlak veren 2.Dünya Savaşıyla,kamplara alınmalarıyla çocukları için yapabilecekleri fedakarlıkları konu alır.
Sevmek,emek ister.Gerek Gudio'nun gerekse Dora'nın fedakarlıklarını,emeklerini görüp de duygulanmamak elde değil.
İzleyin efenim,mutlaka izleyin.
Sevdiğim müzikleri de buraya koyayım,dinlediği şarkılardan sıkılanlar buyursun :))
*Cici Kızlar-Ah Kalbim Delisin
*Ezginin Günlüğü-aşk bitti
*Ahmet Kaya-Kendine İyi Bak
*Ed Sheeran-All of The Stars
*Hüsnü Arkan-Kırık Hava
*Yaşar-Ebruli
*Müslüm Gürses-Affet
*Cem Belevi-Sor
*Can Bonomo-Hikayem Bitmedi


Burada posta son verirken hepinize iyi günler diliyorum..
Mutlu kalın:)







2 Kasım 2015 Pazartesi

Sevdam Boğazıma Takıldı...

      Sonra hiç sevmemiş gibi gitti.Gidilir miydi,o kadar kolay mıydı hiç sorgulamadım.Öyle bir gidişle gitti.Gelmeyeceğini ispatlarcasına hızlı çarptı kapıyı. Kedim kapıyı tırmaladı. Sanırım dedim bir kitap çıkar gidişine…Kapıya ve bana.. Panjurdan yüzüme vuran güneşle uyandım sabah.Günaydın, dedim panjura, kedime ve kapıya..Çay demledim bolca tıkırdayarak ,ayağımı yere vurarak, radyoyu son ses açarak. Ama ne yaparsam yapayım evin duvarlarına sinmiş kahkahasını yok edemiyordu ,bir de o kapının çarpma yankısını… İçim bu kadar gümbürderken sokağın sessizliği daha da delirticiydi fikrimce. Duvarlar bana gülüyordu.Ben radyodaki şarkıya katılıyordum höpürdeterek içtiğim çay eşliğinde.
     Üst komşum kapımı çalıyordu kızgınca.Ben o zannedip bir aşkla aşıyordum tüm koridoru.Kedim kapının yanında uyuyakalıyordu ben de yediğim bin azarla yanına çöküyordum. İnsan bu yaşta annesini ister mi yanında.Hem de nasıl… Gitti anne,demek istedim.  Tüm her şeyini el kadar valize sığdırdı,o kadar az eşyası getirmiş sahi.Nasıl fark edemedim.Eh sevmiyormuş da..N'apmalı?…Sevdam boğazıma takıldı.
    İçimin canı diye sevdiğim adam giderken kedimin terk etmesi daha da vahimleştirdi durumu.Birkaç  gün gene gelir diye kapatmadım kapıyı.Kedimden ziyade onun için.Anahtarını bırakmış giderken.Gelirse dışarıda kalmasına razı olamadığımdan aralık kaldı kapı…Kedim neden gitmişti sahi,dayanamamıştı sanırım kahkahalara.  Ona kedim diyebilir miydim artık.Evimden çıkınca yine de benim olur muydu? Ya o beni sevmezken ve el kadar bir valizle kapıyı çarpmışken sevilir miydi? Sevsem ayıp olur muydu kendime. Kendim cevap vermedi soruya. İçime kaçmıştı, içimin canı gidince demek ki .. konuşacak gücü yok dedim ,üstüne düşmedim.
    Duvarlara baktım.Kahkahalar tozlanmıştı.Tozları boğazıma kaçtı,gözlerimi yaktı tadı.Bir tozlarını alayım deyip yüksek perdeden bir şarkı açtım.Tüm şarkılar mı tek finale bağlanır,deyip kızdım canım ülkeme ve şarkıların iflah olmaz finallerine. Kalktım  çay demledim bolca tıkırdayarak, ayağımı yere vurarak. Ama ne yaparsam yapayım dinmiyordu içimin  gümbürtüsü.Kulaklarımı kapattım.Anne dedim sonra. Sevdam boğazıma takıldı.Pastil var mı? El kadar valizle gidilir mi?Gidiyorsan her şeyini toplayıp gideceksin. Kahkahalarını, şarkıları,canımı…
    Ne varsa hepsini alacaksın.Kim uğraşacak bu kadar tozla şimdi.Ben anlamam hem temizlikten.Nasıl bıraktıysan öyle yaşarım. Bir ileri bir geri…
    Anahtarı koydum masaya.Çay bardağını da dolmuş tezgahın kıyısına. Kapıyı nazikçe çektim kahkahaların  üstüne. Tozlar havalandı.açık camdan  denize doğru yol aldı.
             Sevdam boğazıma takıldı…


20 Ekim 2015 Salı

Edebiyatla nefes alanlar olarak bir yola baş koyduk,dergimize göz atarsanız beni de arkadaşlarımı da çok mutlu edersiniz^^.Buyurunuz efendim,şimdiden ne iyi ettiniz de geldiniz,bizleri mutlu ettiniz:)
                                                                    AVLU edebiyat dergisi