25 Temmuz 2019 Perşembe

Son Zamanlarda İzlediğim Filmler

  Yaz yağmurunun kendi isminden usanıp "usul usul değil çağlayarak geleceğim bu sefer!" dediği bir günün akşamından merhabalar ,ben geldim:)
Dışarıda rüzgar esiyor ve toprak kokusu her yeri sarıyor, o kadar huzurlu değilseniz bile artık o kadar huzurlu olmaya birkaç nefes daha yakınsınız,diye düşünmeme neden olan bu koku, rahat rahat en sevdiğim beş koku içine girer sanırım..


Bu yazıda iç sesimi buraya dökmek yerine son aylarda izlediğim ve izlemek için neden bu kadar beklediğimi kendime bile izah edemediğim filmlerden bahsedeceğim efenim:D Arka fonda çalan şarkıyı da başa bırakıyorum.
Baktım ki  son günlerde kendimi kucağımda kitap tekli koltukta uyuyakalmış olarak buluyor ,hiçbir şey izleyemiyorum ve izlenecekler listem kabarıyor, en iyisi en azından izlediklerimi yazayım da bunu da  erteleyip durmaktan vazgeçeyim dedim.
İlk bahsedeceğim film Cennet Sineması.(Cinema Paradiso)


Bana Şeker Portakalı'nı hatırlatan bu 1988 yapım İtalyan filminde Salvatore isminde bir çocuğun sinemaya nasıl aşık olduğunu ve Alfredo ile olan arkadaşlığını izliyoruz. Salvotore'un çocukluğundaki yaramazlıkları,  ilk aşkını ve orta yaşlarında geçmişe geri dönmesini, hayatının her döneminde Alfredo'ya olan sevgisini  çok güzel anlatan filmin repliklerinin güzelliği bir yana  dönem eleştirileri,sinemanın yıllar içinde gelişimini takip etmesiyle o kadar tatlı, o kadar sıcaktı ki.. İzleyin bu filmi ya,konu komşuya da izletin,izlettirin.
Canım Alfredo deyip şu sahneyi de buraya iliştireyim hehe:)

*
İkinci filmimiz  Frantz. 2 yıldır izleme listemde olan ama bir türlü izleyemediğim filmi sonunda izledim! Öncelikle söylemeliyim ki film, başladıktan 5 dk sonra sonunu tahmin edebileceğiniz bir klişeler bütünü. Ama filmin geçtiği  mekanlar, sahneler, görüntü açıları o kadar iyi ki o tüm klişeler gözünüzde küçücük kalıyor. -Ki zaten  klişe olan şeyleri tekrar ve tekrar izletebilecek bir şeyler ortaya koymak büyük meziyet.


Film, Anna adındaki bir kadının 2.Dünya Savaşı sırasında kaybettiği nişanlısının yasını tutmasını ve bu süreçte bir anda Frantz adında nereden çıktığı belli olmayan bir adamın onun hayatına girmesini konu alıyor. Kısacası, filmde Anna'nın değişimini izliyoruz. 
Filmle ilgili yapabileceğim ve göz ısıran tek eleştiri anti-militarist fikirlerin geçtiği repliklerin fazla göze batması,toyluğu ve gereksiz uzatılması olur herhalde. Bu denli sırıtmayacak şekilde yedirilebilirdi senaryoya gibime geliyor.
En sevdiğim ama enn sevdiğim yanı ise şu ki:Film siyah beyaz ilerlerken karakterlerin mutlu oldukları,iyi hissettikleri sahnelerin yavaş yavaş renklenmesi. O nasıl bir güzellik, nasıl bir yaratıcılık?! Bir anda değil, yavaş yavaş gelen o mutluluk hissini çok güzel geçiriyor seyirciye. 
Renkleri bu şekilde ön plana çıkaran  yapımları çok seven biri olduğum için Frantz'a da bayıldım. Bir de son sahnesi var ki , izleyin izleyin izleyinnn diyorum!:D
*
Muazzam bir biyografi filmi olan Temple Grandin üçüncü bahsedeceğim film olsun.
2010 yapım filmde otistik bir kadının kendi ihtiyacından yola çıkarak mesleğini belirlemesini, kendini olduğu gibi kabul ettirme çabasını, kadın olarak tutunmaya çalıştığı iş hayatında yaşadığı zorlukları anlatıyor. Onun gözünden dünyanın gereksiz karmaşasını görmek çok güzeldi. Yarattığımız bu karmaşaya bunu anlamlandıramayan yada anlamlandırmak istemeyen  insanları çekmek için verdiğimiz saçma savaşı da çok güzel gösteriyordu.İzleyin izlettirin efenim.
*
Le Herrison geçmiş yazılarımdan birinde bahsettiğim Kirpinin Zarafeti'nin film uyarlaması. İzlemek için üç gün beklettikten sonra daha fazla dayanamadım. Bu film benim için tabaktaki tüm patatesi yedikten sonra en sevdiğim köfteyi sona bırakmadır. Çok tatlı,kitabı gibi çok zarif bir film olmuş.

Kitabın yazısını okumamış olanlar için filmin konusunu şöyle özetleyebilirim:
Elit bir muhitteki kapıcının ve aynı apartmanda yaşayan 12 yaşına bastığında intihar etmeyi planlayan bir kız çocuğunun beklenmeyen arkadaşlığını ve onları bir şekilde bir araya getirmeye başaran bir beyefendiyi anlatıyor.
İçimde çiçekler açtırıyor Kirpinin Zarefeti, aynı şekilde filmi de. Elimden gelse tüm dünyaya bu kitabı dağıtırım, herkese bu filmi izletirim. Kimse göründüğü kadar değildir.Bazı insanlar göründükleri gibi de değildir. 
*
Les Choristes, Ölü Ozanlar Derneği'nin bir minvali. Müzik öğretmenin son çare olarak erkek yatılı okuluna gelmesini ve bi' dünya zırtaboz öğrenciyle başa çıkma mücadelesini konu alıyor.Aslında biraz istikrar biraz güvenle neler başarılabileceğini, çocukların aslında kendi acılarını yaramazlıklarıyla gizleme çabalarını çok güzel gösteriyor film. 
Çok tatlıydı ya, o kadar tatlıydı ki sonunda çok tatlı diye diye biraz ağladım:D
 Filmde müzik öğretmenin kurduğu koroda söylenen şarkılar muhteşemdi, başa alıp alıp dinlemelik. Çok tatlı çok. Böyle öğretmenler çoğalsa, çoğalsa da dünyayı doldursalar.

                                                     
Koronun bayıldığım şarkılarından biri.
*
Sen Aydınlatırsın Geceyi de bahsedeceğim son film olsun.

Ali Atay'ın yeri her zaman ayrı olacak bende. Oynadığı, yönettiği filmleri izlemek de öyle. Sen Aydınlatırsın Geceyi filminden sonra ise bu bambaşka bir boyuta taşındı. Onur Ünlü'nün yönettiği film, Ali Atay'ın canlandırdığı Cemal'in yaşadıkları ve düşündükleri etrafında şekillenirken yaşadığı kasabaya da tanık olmamıza sebep oluyor. Bu kasaba her ne kadar başlarda sıradanmış gibi görünse de film ilerledikçe insanlarda var olan süper güçler, siyah beyaz filme renk vermeyi başarıyor. Absürd dram türünde izlediğim en iyi klişe ama klişe olmayan(artık buradan nasıl bir çıkarım yaparsınız hiç bilmiyorum:D) filmlerdendi diyebilirim,size absürdlüğünü şu şekilde özetleyebilirim:
Cemal sevdiği kadına evlenme teklifi ettiğinde kadın kusmaya başlıyor.Burada hem gülüyor hem de sahnenin sertliği karşısında dehşete düşüyorsunuz. Film bu şekilde mizah ve sert eleştiriler etrafında şekillenmiş diyebilirim. Absürd filmleri sevenler, sadece değişik bir şeyler izlemeye heves edenler ya da Ege şivesinden Shakespeare dinlemek isteyenler izleyin efenim.
*
Şimdilik benden bu kadar, kendinize iyi bakın,mutlu kalın...

29 Haziran 2019 Cumartesi

Bu yazının başlığı "çay koydum, gel' olsun.


Merhabalar efenim, ben geldim. Saat sabahın 5'i ve son yarım saattir bir o yana bir bu yana dönüp uyumaya çalışıp da uyuyamadığım için bir nebze gerginim zira yastığa beş kala derin uykuya dalan  biri olduğumdan, istediğim halde uyuyamamak beni mahvediyor.:D Böyle iç karartıcı bir giriş yapıp derin bir nefes aldıktan sonra işim gücümün olmadığı şu saatlerde buraya yazarak hem sahalara dönmek için en azından uğraş verdiğimi göstermek hem de en son bu saatlerde uyanıp da deli gibi yazdığım 3 yıl öncesini yad etmek niyetindeyim.:)
Güneş yavaştan doğuyor ve odanın açık penceresinden yaz sabahı kokusu içeri doluyor. Bu koku, 'Hiçbir şey yolunda değilse bile bak her şey yolunda, her şey yolunda olma yolunda ilerliyor ya da her şey her zaman yolunda olmak zorunda değil' diyen optimist yanımı harekete geçiriyor. Her şey yolunda, her şey yolunda olma yolunda ilerliyor  ya da en güzeli, her şey her zaman yolunda olmak zorunda değil. Optimist -bir diğer deyişle dünyaya pembe gözlüklerle bakıp (bu yıllarda da moda olmuşken) ellerinde çiçekler (bu tanımda kapıda sırılsıklam olmaya yer yok:D) oradan oraya seken -bir insan olmadım hiçbir zaman ama gariptir ki en olmadık yerde gülecek bir şey bulduğumdan mıdır nedir, o imajı hakkıyla çizen bir insan olmayı istemeden başardım. :D İnsanlarla konuşurken beynimin arka planında konudan tamamen bağımsız olan başka bir konuşma geçiyorsa eğer istemsiz gülüyorum sevgili okur. Beynimdeki muhabbet bana bir şeyi anımsattığından, dış dünyadaki bir şey eskiye götürdüğünden ama bunu açıklamaya, kelimelere dökmeye çalışsam asla hakkını veremeyeceğimden yalnızca gülüyorum. Ve şimdiye kadar tanıştığım insanlar arasında bana "neden gülüyorsun ki durduk yere?" diye sormayan yada güldüğüm için garip bakmayan -yakın yada değil- birkaç kişi var ki sanırım onların yanında her zaman nasılsam öyle olacağım, bu dünyanın en rahatlatıcı hissi.
 Yanında kendiniz olabildiğiniz en azından bir kişi olduğunda, dünya daha yaşanılabilir, çimler daha yeşil ve filler daha ufak görünmeye başlıyor gözünüze.  O insanın yanında delirdiğinizde şaşırmadığında , acınızı dile getirdiğinizde acı hakkında konuşabildiğinde (maalesef ki dönemimizin kronik hastalığı hep güzel şeylerden bahsedilsin isteği), "doğru olmadığını biliyorum ama sanırım bunu yapacağım "dediğinizde aşırı tepki vermediğinde, bir şeyin komikliğini ifade edecek tek hareketiniz yeri tekmelemek olduğunda o da dışarıdan oldukça anlamsız görünebilecek hareketler yapmaya başladığında, kızdığınız anda duyduğu ses desibeline şaşırmadığında -bir elli bir kadın için oldukça güzel yükselebilen bir sesim vardır, övünmek gibi olmasın:D-  ya da sebepsiz güldüğünüzde o da güldüğünde dünya yaz sabahı gibi kokmaya başlıyor. Siz "siz" oluyorsunuz ve  bu şekilde anlam ifade ettiğinizi fark ediyorsunuz. Kendiniz için, o insanlar için, bir yerde bir ihtimal henüz tanışmadığınız ama tanışmayı çok istediğiniz şimdilik kim olduğunu bilmediğiniz diğer birkaç kişi için.
Saat 5.21. Güneş doğdu ve yakınımızdaki parktan kuşların sesleri geliyor. Bir yerlerde birileri için gece yeni başlıyor, benimse akşamdan kalma bir günün sabahı.:) Birazdan yatakta anlamsızca birkaç tur daha atıp uyuyamadığımı fark ettikten sonra kalkıp  çay koyacağım.  Sırf bardağı deli gibi karıştırmaktan zevk aldığım için çayı şekerli içmeye geri mi dönsem diye düşünürken bir yandan da izlediğim dizinin bir sonraki bölümü hakkında senaryo üreteceğim ve pazar gününün 30 saate çıkarılması hakkındaki yönetmeliğin çıkarılacağı günün tatlı hayalini kuracağım.
Dikkat dikkat! Pazar gününün bile 24 saat olduğu şu günlerde, ülke gündeminde dönüp duran ve artık iki ayda bir tekrarlamazsak bir yanımızın eksik kaldığını hissettiğimiz seçimlerden, arabaların beynimizi yavaş yavaş patlamaya hazır hale getiren sesinden ve insan aceleciliğinden uzak olduğum saatten bildiriyorum efenim, çay koyun da içelim.

30 Mart 2019 Cumartesi

Bu yazı "BEN GELDİM!" selamlamasıdır: KİTAP TAVSİYELERİ

Merhabalar efenim, ben geldim.O kadar o kadar uzun zaman oldu ki yazmayalı, "Ne kadar uzaklaşırsan dönmek de o kadar zor oluyor" u birinci elden deneyimledim. 
Son zamanlarda aklım bir iki düşünceyle oldukça meşguldü ,hayat çok hızlı akıyor ve ben sanki bu karmaşanın içinde kendime anılar yakalamaya çalışıyorum -ki sabit bir işte çalışırken özel hayatıma zaman ayırmak beni biraz zorluyor. Ve bir ara bu cümleyi o kadar sık kurduğumu fark ettim ki bu farkındalık bana  bir şeyleri bahane olarak kullanmaktan vazgeçmem için  yeterli desteği verdi. Sürekli bahaneler uydurmaktansa  geçen saatleri,günleri, yılları istediğim ve hayal ettiğim gibi geçirmeliyim, diye düşünüyorum. Yaşamı,hayatı ve ilkbaharı çok sevdiğimden yeniden ipleri elime alıp yapmak istediklerimi sıraya koymaya başladım. Uzun lafın kısası buradan uzaklaşmamın nedeni de hiçbir şeye yetişemiyormuş gibi bir hisse kapılmam ve hayatımdaki değişikliklere adapte olmaya çalışmamdı. Yeniden aranızdayım:)Benden bahsettiğimiz yeter,sizler nasılsınız görüşmeyeli?:)
Buralardan uzak olduğum zamanda o kadar çok kitap almışım ki bu postta sadece okuduklarımı yorumlamaya karar verdim:D

Öncelikle söylemeliyim ki bu aralar çıkan kitaplarını düzenli olarak takip ettiğim yayınevleri Kırmızı Kedi ve Hepkitap'ın kendilerine has yayıncılık anlayışları var ve şimdiye kadar okuduğum kitapları, kendimi mutlu hissetmeme neden oluyor.

KİRPİNİN ZARAFETİ
Favori yazarımdan bahsederek açılışı yapmak istiyorum. Muriel Barbery ile Kirpinin Zarafeti kitabı ile tanıştım ve içimdeki arayışı tamamlamış oldum.Bir kitaptan istediğim her şeyi yazarın vermiş olduğunu görmek  bende büyük bir şaşkınlık yarattı. Şu an hem tüm dünyaya bu kitabı dağıtmak hem de kimseyle paylaşamayacak kadar "bana ait!" demek istiyorum:D 
Kirpinin Zarafeti isminden anlaşılacağı üzere zarif,çok zarif bir kitap.. Paris'te lüks bir apartmanda kapıcılık yapan Renée ile aynı apartmanda yaşayan ve intihar etmeyi planlayan bir kız çocuğunun hikayesini ve ikisini bir şekilde tamamlamayı başaran Japon bir beyefendiyi anlatan kitapta kendimi sorguladığım şey şu oldu: Ne kadar kendimiziz, insanların beklentileri olduğu için ne kadarımızı sadece içimizde tutuyoruz? Neden sadece olduğumuz gibi görünsek kabul görmeyeceğimiz yanılsamasıyla ruhumuzu bir yere tıkıştırıp üzerinde tepiniyoruz?
Fikrimce hepimize, dünyaya iyi gelecek bir kitap Kirpinin Zarafeti.İncelikli dili, zarif karakterleri, içsel diyalogları, dışavurumları ile mükemmelliği yakalamış.Mutlaka okuyun!

"Güvensizliklerimizi birbirimizle paylaşsaydık , taze fasulye ile C vitamininin, hayvanı besleseler bile yaşamı kurtaramadığını ve ruhu beslemediklerini kendimize söyleyebilmek için kendi aramızda bir araya gelebilseydik ne kadar iyi olurdu."

*

OTLARIN UĞULTUSU ALTINDA
Şürkü Erbaş'ın ismini çok duyduğum halde bir türlü kitabını edinememiştim, ta ki ne seveceğimi benden daha iyi bile arkadaşım hediye olarak bana getirene kadar. Şiir okumayı, dinlemeyi çok severim, şiir kitaplarını koklamayı çok severim. Şimdi de bu kitabı elime her aldığımda ona sarılmayı seviyorum!
Kitap kapağındaki şiir bile içimi o denli burkuyor ki sadece 'Ah!' diyebiliyorum.
"Ne olurdu kokunun da
fotoğrafı olsaydı/Sesin
fotoğrafı.Boşluğun fotoğrafı.
/Parmak uçlarındaki
karıncanın/Ruhtaki
üşümenin.../Ölüm kimseyi
bu kadar yalnız bırakmazdı.
Şiir seven kim varsa bu kitabı ona götürün,şiir sevmiyorsanız da bu kitapla başlayın şiire, okuyun okutturun!

*

NOHUT ODA
Melisa Kesmez'le Bazen Bahar kitabında tanışmıştım,okuduğum en iyi öykü kitaplarındandı-ki öykü okumaktan haz eden biri değilim, bana konuları kısa tutmak için çok hızlı geçiyorlarmış hissi veriyor.En seçici olduğum türlerden biri olabilir bu sebeple.
Bazen Bahar'dan sonra beklentim çok yüksek olduğumdan mıdır, okumam gereken dönemde okumadığımdan mıdır bilmem Nohut Oda beni o kadar etkilemedi maalesef. Yine de bazı sayfalarında  yazar , içimden geçenleri dışa vurmuş hissettiğimi de söylemeliyim. Velhasıl kelam okuyacak hikaye kitabı arıyorsanız okuyun efenim:)

O, seninkilere dolanmış köklerini söküp alırken,seni de yerinden ediyordu. Aynı bahçenin çiçekleri olmak böyle bir şeydi.

*

TİFFANY'DE KAHVALTI
Audrey Hepburn'ün başrolde olduğu kültleşmiş filmini izlemeden önce kitabını okumak istedim. Öncelikle söylemeliyim ki bazı kitaplar arkasında garip bir his bırakıyor, hakeza bazı yazarlar da. Örneğin Gabriel Garcia Marquez  mayhoş bir tat damağımda. Okumaktan da vazgeçemiyorum, "Yazara bayılıyorum!" da diyemiyorum. Truman Capote da bu kategoriye girecek bir yazar gibi görünüyor şimdilik:D Güçlü bir kalemi ve ne istediğini bilen keskin bir tarzı var, anlatmak istediğini çok güzel anlatıyor.
 Tiffany'de Kahvaltı'da New York'ta yaşayan Holly'nin başından geçenleri apartmana yeni taşınan bir adamın gözünden okuyoruz Eğlenceli, ilginç, hemen biten bir kitap. Boş vaktiniz varsa ve hemen bitecek bir eser arıyorsanız bu kitaba şans verebilirsiniz,ben de artık gidip filmini izleyeyim:D

*

Ve: Öyküler
Fabıo Moon ve Gabriel Ba'nın Güngezgini'nden sonra okuduğum ikinci çizgi romanları Ve:Öyküler. Güngezgini şimdiye kadar okuduğum en iyi öykü ve çizgi roman olduğundan onunla kıyaslamayacağımı söyleyeyim baştan:D İzleyenlere bir fikir olması açısından ekleyeyim; geçmiş aylarda Netflix dizisi olarak karşımıza çıkan ve sevilen Umbrella Academy ikizlerin çizgi romanlarından uyarlama. 
Çizgi romanlarında çizimlerinin güzelliği bir yana anlattıkları öyküler insanı o denli büyülüyor ki kitabın etkisinden öyle kolay çıkamıyorsunuz. Ve:Öyküler kitabını da elime aldığımda bırakmakta zorlandım. Muhteşem diyemeyeceğim ama iyi bir çizgi roman olduğunu söyleyebileceğim kitabı şimdilerde çizgi roman arayanlara öneririm.


4 ENİŞTE 1 CENAZE
Kapağı gülümsememe neden olduğu için aldığım  kitabı okurken çok eğlendim. O kadar içimizden ki! Akrabalarımızla olan çetrefilli ilişkilerimizi, aile içinde geçen konuşmaların bazen trajikomik boyutlara taşınmasını yazar çok güzel anlatmış. 
Kahramanımızın ajans yaşamını, enişteleriyle olan çetin imtihanını anlattığı kitabı bir çırpıda okuyup bitireceğinizin garantisini veriyorum,bu kitabı okumak gülmek için güzel bir yol :)

*

KIRIK BEYAZ
Can Gürses'in  En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın kitabı en sevdiğim kitaplardan olduğu için tüm kitaplarını okumayı düşünüyorum:D Kırık Beyaz en sevdiklerim arasında yerini alamasa da ince karakterleri, karakterlerin girdiği çıkmazlarını bana çok iyi geçiren, bittikten sonra bir süre duvarı seyrettiren bir kitap oldu. Yazarın kalemine bayılıyorum!Sizinle paylaşmak istediğim çokça alıntı olsa da bir iki tanesiyle yetiniyorum şimdilik. Önce En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın'ı sonra da bu kitabını okuyun efenim!

-Burası bıyıklı çocukların ülkesi. Çocukluklarından vazgeçmek zorunda kalan kadınlardır.
-İlk defa varlığı dışarıda bir yerlerde değil, canının içinde hissediyor. Kuzgun'un midesiyle kalbi arasındayım.  

*

İKİNCİ HAYATIN TEK BİR HAYATIN OLDUĞUNU ANLADIĞINDA BAŞLAR
Kitabın ismini söylemeden önce derin bir nefes almanız gerekse de çok sevdiğim bir cümle oldu:)
Yazar, kişisel gelişimi bir öykünün içine yedirerek bizlere sunmuş. Kitabı almama neden olan arka kapak yazısındaki şu cümleyi sizinle paylaşırsam kitabın konusunu özetlemiş olurum sanırım:
Camille mutlu olmak için gereken her şeye sahipken neden kendini mutsuz hissediyordu?
Hayatımızın kontrolünü tekrar kazanmak için neler yapabiliriz, hangi ufak değişikliklerle biraz daha kendimiz hissederiz gibi güzel noktalara değinen kitabı genel olarak beğendim. Çok fazla  kişisel gelişim kitabı okumadığım için karşılaştırma yapamayacağım ama iyi hissettirecek bir şeyler okumak istiyorsanız size bu kitabı önerebilirim.

*

DR.JEKYLL ve MR.HYDE
Gotik olarak nitelendirebileceğimiz bu kitap, okuduğum en ince klasik olabilir!:D Dilinin akıcılığı da kuşku götürmez bir şekilde hızlı bitmesinde başı çekiyor. İnsanın yaradılışındaki iyi ve kötünün dengesini korumayı, baskıladığımız duyguların gün yüzüne nasıl çıktığını yada çıkabileceğini çok güzel anlatan kitap ,Dr. Jekyll 'in bir deneyi sonunda önüne geçemediği- zaman zaman da geçmek istemediği- bir durumda kendini bulmasını konu alıyor.  Okuyun efenim,tavsiyemdir.

*

ÇÖLLERİN ASİSİ
Uzun zamandır okuduğum en iyi fantastik kitaptı! Bir türden ne kadar çok okursanız seçiciliğiniz o denli artıyor.Maalesef uzun zamandır distopya türünden herhangi bir şey okurken kendimi kaptırmıyordum ve ümidimi yitirmeye başlamıştım. Ama bu kitap diğerlerinden farklı olarak çöllerde Hint,İslam mitolojisine dayanıyor ve Orta Doğunun kültürünü baskın kılıyor. 
Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse:
Çölde mavi gözleriyle dikkat çeken Amani'nin  hayatı eniştesinin onunla evleneceği duyduğu anda değişmeye başlıyor ve  kitap boyunca çöl kızının aldığı cesur kararlarla yüzleşmesini, annesinin ona anlattığı masal şehrine gitmek için göze aldıklarını ve bunun sonrasındaki maceralarına tanık oluyoruz.
Diğerlerinden farklı, heyecanlı, mitolojik öykülere yer veren bir kitap okumak istiyorsanız bu kitabı okuyun,şiddetle tavsiye ediyorum!

(alıntıdır.)

Evet efenim, uzzuuun bir yazının daha alnımın akıyla sonuna gelmenin mutluluğu yaşıyorum. Buraya kadar okuduysanız teşekkürü sizlere borç bilirim:)) Sizler de kucaklamayı sevdiğiniz kitaplardan bir-ikisini benimle paylaşırsanız çok mutlu olurum.
Kendinize iyi bakın,mutlu kalın...